Category: Psikoloji

Sarılmak Ruh Sağlığına İyi Geliyor

Sarılmanın ruhen bizlere iyi geldiğini tahmin edebiliyorduk ama bilimsel araştırmalar da bu yönde yoğunlaşınca sarılmanın faydalarından iyiden iyiye emin olduk.

Yrd. Doç. Dr. Rıdvan Üney, “Yalnızlığın, bireyselliğin ön planda olduğu günümüzde neden mutlu değiliz ve neyi eksik yapıyoruzu açıklamak gerekliliği doğmuştur. Bilim, bu duyguları sağlayan hormon olarak oksitosin’i işaret etmiştir. Bu hormon esasen beyinde üretilen bir hormondur. En çok üremeyle ilişkilidir. Doğum ve doğum sonrasında yüksek miktarda salınır. Ancak diğer dönemlerde de kadın ve erkekte beyinden salgılanmaktadır. Doğumdan sonra annelik davranışını sağlayan bir hormondur. Diğer zamanlarda ise güven, eşler arasında bağlılık, aşk, sosyalleşme, karşı tarafı anlama ve endişelerin yatışmasını sağlamaktadır. Eksikliğinde kendini beğenme, güvensizlik, toplumdan uzaklaşma, psikolojik rahatsızlıklar, yalan eğilimi artmaktadır. Günlük hayatta Oksitosin salgılanmasını artıran en kolay yöntem sarılmaktır. Yorgunluk, yoğunluk, günlük stresler, yalnızlık, güvensizlik, kavgalar, çatışmalar, birbirine zaman ayırmama, ekonomik sorunlar gibi nedenlerle sarılmayı unutmuşuz gibi görünüyor” diye konuştu.

Sarılırsak, kucaklaşırsak ve birbirimize dokunursak Oksitosin hormonu salgılanır. Bu denli kolay bir yöntemle Oksitosin bize 20 ilginç fayda sağlar:

1 En kolay mutluluk sağlama yoludur.

2 Güvende hissederiz.

3 Hayatla daha kolay baş ederiz.

4 Endişelerimiz azalır.  Karşımızdakinin endişelerini yatıştırırız.

5 İletişimimiz daha iyi olur, karşımızdakini anlamak ya da anlaşılmamız kolaylaşır.

6 Güven veririz. Arkadaşımızın, eşimizin, çocuğumuzun kendisini daha güvende hissetmesini sağlarız.  Onların kendine güvenlerini artırırız.

7 Daha sosyal oluruz. Toplum içinde kendimizi daha rahat hissederiz.

8 Daha az gergin oluruz. Stresle daha rahat baş ederiz.

9 Yakınlarımızı karşı daha koruyucu oluruz.

10 Daha şefkatli oluruz.

11 Rahat uyuruz ve daha iyi hislerle uyanırız.  Yeni güne daha hazır başlarız.

12 Rahat hissederiz.

13 Arkadaşımıza eşimize çocuğumuza bağlılığımız artar. Sadakati artırır.

14- İlişkilerimizi daha samimi ve yalandan uzak yaşamamızı sağlar.

15 Annenin doğum sonu depresyonunu engeller, lohusalık dönemini rahat geçirmesini sağlar. Süt gelişini kolaylaştırır. Hamileliğin daha rahat geçmesini sağlar.

16 Eşimizle yaşadığımız cinsellik daha kaliteli olur. Eşimizi daha çekici bulmamızı sağlar.

17 İlişkilerimizde bizi kavga, çatışma ve tartışmalardan korur.

18 Belki de çağımızın en büyük sorunu depresyona karşı koruyucudur.

19 En basit, en kalıcı ve en kolay şekilde günlük yaşam stresleriyle baş etmemizi sağlar. Uzun, yorucu psikolojik/psikiyatrik tedavi sürelerini kısaltır.

20 Aşık olmanızı, aşkı korumanızı sağlar. Aşk acısını hafifletir.

Kaynak: Akşam

Bilgili Kişilerin Daha Geri Planda Kalma Durumu: Dunning Kruger Etkisi

Cornell üniversitesi öğretim üyeleri olan Justin Kruger ve David Dunning, Kruger-Dunning fenomeni olarak adlandırılan ve psikoloji alanında 2000 yılında IG-Nobel ödülü kazanmalarını sağlayan araştırmalarının ilk bölümünü “Journal of Personality and Social Psychology” dergisinde Aralık-1999 tarihinde yayınlamışlardı. Çalışmalarının hipotezi ve saptamaları kısaca şu şekildeydi;

·  Niteliksiz insanlar kendi yetenek düzeylerini olduğundan yüksek görme eğilimindedirler,
·  Niteliksiz insanlar diğer insanların niteliklerini tanıma ve görme yetisinden yoksundurlar,
· Niteliksiz insanlar kendi yetersizliklerini tanıma ve görme yetisinden yoksundurlar.

Özetle cahil insanlar kendi cehaletlerinin farkına varamazlar ve etraflarındaki bilgili ve kültürlü insanların donanımlarının boyutlarını göremezler. Sonuçlar Bertrand Russell’ın “Kim kendini kesinlikle doğru sanıyorsa aptaldır ”sözünü doğrular nitelikte.

Aynı araştırmacılar konuyla ilgili çalışmalarını sürdürmüşler ve bu konuda yapılmış çalışmaların tümünün sonuçlarını “Organizational Behavior and Human Decision Processes- 105 (2008) 98-121” dergisinde yayınlamışlar. Son çalışmanın sonuç bölümünde Kruger-Dunning fenomeninin esas nedeni olarak cahil ve niteliksiz insanların geri besleme yapamamaları, yani yaşadıklarından ve kendilerine söylenenlerden ders alamamaları gösteriliyor. Problemin çözümü de geri beslemeyi öğrenmek ve öğretmek olarak vurgulanıyor. 
Okullarda geri besleme eğitimi ile öğrencilerin zamanla ne yaptıklarını ve yapamadıklarını görme, kendilerini daha iyi algılayıp analiz etme yetisine kavuşabilecekleri söyleniyor. Yani Kruger-Dunning fenomeninin tedavisi eğitim. Her ne kadar “tahsil cehaleti alır, eşeklik baki kalır” sözü çok zaman kendini kanıtlamışsa da, şu halde tahsil sadece kişinin kendi iç görüsünü geliştirebilse görevini tamamlamış sayılabilir. Eğitimciler içgörüyü kazandıracak bir eğitim programını detaylandırmalı ve uygulamalıdırlar.
Bu konuda yapılan çalışmaların sonuçları aslında daha önce peygamberler, bilim adamları, filozoflar, din adamları ve âlimler tarafından söylenmiş pek çok güzel sözün, atasözlerimizin ve tarihe geçen olayların altını çizer nitelikte. Şems-i Tebrizi ile Mevlana’nın Konya’da ilk kez karşılaşmalarının hikâyesi konumuza güzel bir örnek.  Bu iki büyük âlim ilk kez Konya’da bir sokakta karşılaştıklarında Şems-i Tebrizi Mevlana’ya şunu sorar;
Büyük âlim Bistamlı Bayezid mi büyüktür, yoksa Hz. Muhammed mi?Mevlana:-Bu nasıl sualdir? Kuşkusuz Hz. Muhammed yaratılmışların en büyüğüdür, burada Bayezid’in lafı mı olur? Diye kızar.
Şems-i Tebrizi ise itirazını şöyle ortaya koyar;-öyle diyorsun ama Peygamber bu büyüklüğü ile ey Allahım biz seni tam anlamıyla bilemedik derken, Bistamlı Bayezid kendimi tenzih ederim, ben bilinmesi gerekenleri tıpkı gerektiği gibi bildim, ben sultanların sultanıyım diyor.
Mevlana’nın cevabı ise şöyledir;-Bazı insanların gönül dağarcığı küçüktür, bir testi suyla dolar, bazılarınınki ise sonsuzdur, okyanuslar bile susuzluğunu gideremez. Bayezid susuzluğunu bir yudum suyla giderip, övünerek suya kandığından dem vurdu. Hz. Muhammed ise her gün daha çok gördü, daha çok anladı, daha çok bildi ama gördükçe görecekleri artıyor, bildikçe bilmedikleri çoğalıyor, anladıkça anlamadıkları büyüyordu. Bu sebeple biz seni layıkıyla bilemedik diye buyurmuştur.
Böylece bu iki dost birbirini bulmuştur, hatta Konya’da bu konuşmayı yaptıkları yer Merec-el Bahreyn, yani iki denizin buluştuğu yer olarak adlandırılmıştır.

Kendini bilmek tüm dinlerde ve filozofilerde önemli bir merhale ve erdemdir. Belki de bu yüzden Kuran-ı Kerim’in ilk emri “Oku” dur. Hz. Muhammed “Kendin bilen, Allah’ını bilir” diyor. Kendini bilemeyen etrafı da bilemeyecektir. Bu bilgisizlik bakış açısının darlığı, çevreyi anlama kapasitesinden yoksunluk, olayları farklı açılardan görememe, kısaca; cehaletle sonuçlanacaktır. 
Yaşamdan ders alma kabiliyetini kazanmamış olan cahiller, cehaletlerinin farkında bile olmayarak, kendilerini çok bilen saymaya devam edeceklerdir. Kurallara uymamayı cesaret sayan cehalet günden güne topluma yayılacaktır. Üstelik bu durumlarda cehalete eşlik eden davranış özellikleri; densizlik, haddini bilmezlik ve kabalık ta artacaktır. Cahil olan her şeyi, her şekilde yapmayı kendinde hak görür, kendini olduğundan büyük, başkalarını küçük sanmaktadır. Cahiller çok kıymetli erdemler olan tevazu, hoşgörü ve sabır gösteren insanları sümsük ve yetersiz olarak damgalarlar. Bu kendini bilmezlerin sayısı eğitimsizlik ve cehaletin artışıyla orantılı artar.

Köklü ve gelenekleri olan toplumlarda cehalet ve cehaleti gösteren davranış biçimlerini saklı tutmak bir edep belirtisi kabul edilir. Zaman içinde cehaleti sergileyen davranış sahiplerinin toplumda yükselmesi, toplumun bütün cahillerine egolarındaki kabalığı gösterme hakkını ve cesaretini verir. Kendi gibi olanın yükselmesini, bir gün kendisinin de yükselme umuduyla eşleyen kitleler, olaylara kendisi gibi bakan ve çok iyi anladıkları insanları seçip desteklerler. Erdemli, kibar, eğitimli ve kültürlü insanlar için hayat giderek zor ve çekilmez hale gelirken, toplumun kültüründen ve inançlarından gelen yüce erdemler yıkılıp, kaybolup gider. Üstelik bu kayboluşu algılayabilenler de ancak belli bir bilgi birikimine sahip olanlardır. Cahiller olan biteni de algılayamadıkları gibi, toplumsal ve inanç değerlerinin korunduğu ve savunulduğu yanılgısını yaşamayı sürdürürler.

İster “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu” diyen Kuran-ı Kerimi, ister “Ben ölüleri dirilttim, fakat cahilleri diriltemedim” diyen Hz. İsa’yı, ister “Cahiller ilim sahiplerine düşman kesilirler” diyen Hz. Ali’yi, ister “Tevazu ile konuşmayan kişi zamanla bununla ilgili bütün kelimeleri de tamamıyla unutur” diyen Konfüçyüs’ü, ister “Cehalet bilginin verdiğinden çok daha fazla kendine güven verir” diyen Darwin’i, ister “Nedensellik, etkileşim, koşullar ve ayırt edici algılama…Dört büyük element bunlardır” diyen Buddha’yı, ister “Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp” veya “Çok bilen, çok yanılır” diyen atasözlerimizi, isterseniz de bunların tümünü referans alın, aklın yolu birdir ve akıl ile cehalet genellikle aynı yerde bulunmaz.

Kaynak: http://serramenekay.blogspot.com/2015/12/cehalet-uzerine-kruger-dunning-fenomeni.html 

Depresyonda Mısınız Yoksa Tükenmişlik Sendromu Mu Yaşıyorsunuz?

“Tükenmişlik” kitlesel bir fenomen haline geldi. Son zamanlarda stresli kariyeristlerden ünlülere, aşırı çalışan işçilerden ev hanımlarına kadar hemen herkes tükenmişlik sendromu yaşadığını söylüyor. Gerçekte yaşadığınız şey nedir? Depresyonda mısınız yoksa tükenmişlik sendromu mu yaşıyorsunuz?

1970’LERDE ADI KONULDU
“Yoğun bir tempoda çalışanlar, kendilerini çok yaşamadan sadece işi ya da başkaları için yaşayanlar bir süre sonra bezgin, bıkkın, mecalsiz bir duruma düşebiliyor. Tükenmişlik terimi 1970’lerde Amerikalı psikolog Herbert Freudenberger tarafından ortaya atıldı. Freudenberger bu terimi; şiddetli stresin “enerjisizlik, başarısız olma, yıpranma” gibi sonuçlarıyla tanımlamıştır. Örneğin başkaları için kendilerini feda eden doktorlar ve hemşireler sıklıkla “tükenmiş”, bitkin, yorgun oluyorlar ve bununla başa çıkamıyorlar. Günümüzde bu terim sadece bu meslekler için veya kendi kendini feda etmenin karanlık tarafını vurgulamak için kullanılmıyor. Neredeyse herkes tükenmişlik sendromu yaşadığını söylüyor.

Amerikan Psikoloji Derneği’ne (APA) göre, kişilerin uzun bir zaman boyunca bitkinlik hissetmesi, enerjisinin düşük olmasından yakınması, çevrede olup bitenlere karşı ilgisinin azalması; hiç bir işe başlayamaması ya da başladığında bitirememesi şeklinde bir performans düşüklüğü olarak kendini belli ediyor.

TÜKENMİŞLİK SENDROMU TIBBİ BİR DURUM MUDUR?
Stresli bir yaşam tarzı, insanları aşırı baskı altına sokabilir. İnsanlar bitkin hissedebilir, sürekli gerginlik içerisinde olduklarını hissedebilir, yorulabilir ve bunun üstesinden gelemeyebilirler. Uzun süre boyunca hayata karşı kendisini yorgun hisseden, sürekli erteleyen ve enerjisi bitmiş gibi hissedenler; sürekli bir mutsuzluk ya da yaşama karşı tatsızlık hissedenler için elbette ki ciddiye alınması gereken bir durumdur.

TÜKENMİŞLİK SENDROMUNA NELER SEBEP OLUR?
Sürekli bir başarılı olma çabası içerisinde yoğun çalışma temposu, uzun süren bir rekabet ortamı içerisinde baskı altında hissetme, devam eden bir stres yükü, kendini ailesinden ve çevresindeki yakınlardan sorumlu hissederek yaşama, insanların kendi ihtiyaçlarını ihmal etmesine neden olan aşırı yükümlülük, özel hayatına vakit ayırmama, belirli bir yaştan sonra yalnızlık gibi birçok neden vardır.

Tükenmişlik, uzun süreli strese karşı gelişen bir tepki olup bir hastalık olarak tanımlanması doğru değildir. Bununla beraber birçok sorunun belirtisi olabilir, depresyon gibi birçok rahatsızlıkla iç içe geçmiş olabilir.

TÜKENMİŞLİK SENDROMUNUN BELİRTİLERİ NELERDİR?
Tükenmişliğin çok çeşitli semptomları olduğu düşünülmektedir. Bunlardan hangisinin tükenmişlik ve hangilerinin olmadığı konusunda genel bir mutabakat olmamasına rağmen en çok kabul gören görüş Christina Maslach’a aittir. Kendi adıyla anılan bir tükenmişlik ölçeği de geliştirmiştir.

Maslach’a göre yoğun tempoda çalışanlar, uzun süreli iş ilişkileri ile yaşamını belirleyenlerde, duyarsızlaşma, başarısızlık hissi ve duygusal tükenme olarak ortaya çıkar.

İnsanlar bir sabah kalktıklarında kendilerini birden bire tükenmiş hissetmez, bu uzun bir birikimin sonucudur. Uzun bir zaman sinyallerini verir, bu açıdan belirtiler hissedildiğinde tedbir alınmalı ve ağır bir soruna dönüşmeden çözüme odaklanılmalıdır.

Tükenmişlik teşhisinde kriter olan belirtileri üç ana başlıkta toplamak mümkün:
Fiziksel belirtiler: Dermansızlık, sürekli devam eden bir halsizlik hali söz konusudur. Yorgun uyanmak, anlamsız bir bitkinlik, uyuşukluk halleri hissedilebilir. Uykusuzluk, baş ağrıları, kaslarda rahatsızlık hissi kendini gösterebilir.

Psikolojik Belirtiler: Tükenmişlik sendromu yaşayan insanlar, sürekli bir gerginlik halini yaşarlar. Somut bir sebep bulamasalar da belli belirsiz bir gerilim hissinden şikayet ederler. Rahat değillerdir, bir huzursuzluk ya da sanki bir şeyler eksik duygusu, özgüvende azalma hissederler. Motivasyon düşüktür, tatminsizlik, kaygılar ve kendini soyutlanmış hissetme şeklinde duygular yaşayabilirler. İşlerini giderek daha stresli ve sinir bozucu bulurlar. Aynı zamanda, giderek kendilerini duygusal olarak iş yerinden uzaklaştırabilir ve çalışmalarıyla ilgili hissizleşmeye başlarlar.

Davranışsal Belirtiler: Sürekli bir erteleme davranışı hakimdir. Normalde bir saatte bitireceği bir işi günlerce, haftalarca erteleyebilirler. İşe gitmek yerine, görevlerini yapmak yerine başka şeylerle zaman geçirirler. Tepkisel, sinirli ya da alınganlık artmıştır. Çalışma koşulları ve meslektaşları hakkında lakayt olmaya başlayabilirler. Tükenmiş olan insanlar işlerine ve görevlerine karşı hoşnutsuzdur, zor konsantre olurlar, dinleyemezler, şikayet etseler de zamanın boş geçmesinin farkındadırlar ve bu durumlar öz bakımlarına da olumsuz yansıyabilir.

TÜKENMİŞLİK SENDROMU İLE DEPRESYON ARASINDAKİ FARK NEDİR?
Tükenmişlik için tipik olarak kabul edilen belirli semptomlar depresyonda da görülür. Bunlar arasında: Aşırı tükenme, keyifsizlik, hüzünlü hissetmek ve performans düşüşü vardır. Tükenmişlik sendromunun belirtileri, depresyonda da görülmektedir. Fakat kişisel ihtiyaçlarını uzun süre ihmal ederek yoğun çalışma temposuna uzun süre devam eden bir insana uzun bir tatil yapması veya işten ayrılması önerilebilir. Yalnızca işten dolayı tükenmişlik sendromu yaşayanlar bu tavsiyeye uyarlarsa kendilerini toparlayabilirler. Ancak depresyonu olan kişiler bunu yaparsa, durumlarını daha da kötüleştirebilirler. Çünkü ihtiyaç duydukları yardım ciddi bir psikoterapi veya psikiyatrik müdahale gibi çok farklı tedavi şekilleri olabilir.

Yine de tükenmişlik sendromunun bazı özellikleri çok özgüldür. Örneğin, tükenmişlik sendromunda sorunlar iş kaynaklıdır. Depresyonda, olumsuz düşünceler ve duygular yalnızca çalışma ortamından değil, yaşamın her alanıyla ilgili olabilir, travma temelli olabilir.

TÜKENMİŞLİK SENDROMUNA KARŞI NE YAPMALI?
Uzman Klinik Psikolog ve Hipnoterapist Mehmet Başkak, önlemler ve yapılacaklar hakkında şunları söyledi:

“Bireysel olarak yapılması gereken en önemli şey pilimizin bittiğini hissetmeye yakın kendimize yaşamın başka alanlarından deneyimler katmak olmalıdır. Kişisel ihtiyaçları, duygusallığımızı, hobilerimizi, bize heyecan veren yaşamın güzelliklerini kendimize hediye etmeliyiz. Bize hayatı anlamlı kılan etkinlikler, sosyalleşme ortamları, eğlenceli faaliyetler, hobiler, egzersizler kişiyi tazeleyen süreçlerdir. Bir yandan iş hayatımıza devam ederken bir yandan yaşamın güzelliklerine dahil olmalıyız, anlamlı ve eğlenceli bir akışı önemsemek gerekiyor.

Yukarıdaki belirtilerden çoğu uzun zaman devam ediyorsa bir uzamandan mutlaka destek alınmalıdır. Psikoterapi ya da hipnoterapi uygun çözümler olabilir. Hipnoterapi ile kişinin motivasyon kaynakları uyandırılmakta ve bitkinlik, hayata karşı keyifsizlik duygularının bertaraf edilmesi 5-6 seansta sağlanabilmektedir.”

Dostoyevski’nin Sürgünde Tanıştığı Bir Köpekle Sevgisizlik Üzerine Yaptığı Etkileyici Deney

Dostoyevski kalabalık bir toplantıda yaptığı konuşma ve okuduğu şiir nedeniyle Rus Çarı tarafından hapse mahkum edilir ve Sibirya’ya sürülür. Hapis yıllarını “Ölüler Evinden Anılar” isimli kitabında toplar.

Yazar, buradaki hayatından önce halkı, insanları tanıdığını düşündüğünü, ama yanıldığını hapis yıllarında anladığını belirtir. Dostoyevski, ‘kara halk’ olarak tanımladığı bu kitleyle karşılaştıktan sonra, insanları çözümlemeye ve iç dünyalarının derinliklerine inmeye başlar.

Sürgünde Dostoyevski, hapishanedeki bir köpekle, insan ilişkileri üzerine gözleme dayalı bir deney yapar.

“Köpeği takibe alır ve yanından geçen her mahkumun onu tekmelediğini gözlemler. İlginç olan şey, köpeğin mahkumlardan kaçmaması ve yanına bir mahkum yaklaştığında eğilerek tekme pozisyonu almasıdır. Köpeğin her yanından geçen her mahkum köpeği tekmelemekte ve köpek buna bir tepki vermemektedir.

Dostoyevski de, bir gün köpeğe yaklaşır ve onun başını okşamaya başlar. Köpek bir süre şaşkın şaşkın ona baktıktan sonra, hızla yanından uzaklaşır ve acı acı havlar.

Önüne gelen mahkumun tekmelediği köpek, o günden sonra nerede Dostoyevski’yi görse ondan kaçar ve ona bir daha asla yaklaşmaz.”

Bu durum bize her zaman kötülük görenin sevgiyi gördüğünde ona uyum sağlamakta zorlanacağını hatta oradan kaçacağını gösterir.

Herkesin huzursuz ve şikayetçi olduğu günümüzün belki de en büyük sorunu budur. Sevgisizlik ve kötülüğü hak görme.

Hiçbir Şey Yapmak İstemiyorsanız Siz de Bir Oblomov Olabilirsiniz

Bir varoluş trajedisi olan Oblomovluk, bilinçli bir tembellik/atalet halidir. Bir uyuşukluk değil, aksine fazla uyanıklık, her şeyin farkında olma, bir adım ötesini görme halidir. Ancak tüm bu farkındalık dolayısıyla sonunu gördüğü yolda ilerlemek istememenin getirdiği bir tükenmişlik ve kendini gerçekleştirememedir. Sosyal yaşamdan kopuş, topluma uyum sağlayamama, bilinçli bir vazgeçiştir. Ölüme eş bir uyuşukluk hali; bir başka deyişle yaşarken ölmektir.

– Oblomovlar dünyada olup biten her şeye karşı ilgisizdirler tam bir atalet miskinlik hareketsizlik içindedirler.

– Duyumsuzluklarının nedeni kısmen nesnel konumlarından kısmen de ahlaki gelişimlerinden kaynaklanır.

– Oblomovlar bir şey yapmaya alışmamışlardır dolayısıyla neyi yapıp neyi yapmayacaklarını tam olarak belirleyemezler bu nedenle de bir şeyi ciddi bir biçimde var kuvvetiyle istemezler.

– İstekleri hep biçimseldir ve istek olarak kalır; Şöyle güzel bir şey olsa da ne güzel olurdu der ama o şey nasıl öyle olur bilmezler.

– Hayal kurmayı çok severler ve hayallerinin gerçekle yüz yüze gelmesinden de ölesiye korkarlar.

– Bütün Oblomovlar başkalarının aklını kendilerine mal etme konusunda üstlerine yoktur hemen hemen hepsi kendilerini aşağılamaktan hoşlanırlar ama bunu karşısındaki kişiden övgüler almak için yaparlar.

– Bütün bu insanlarda ortak olan bir başka özellikte şu onlar için her şeyin yüzeysel ve dışsal olmasıdır kişiliklerinin derinliklerinde kök salmış hiçbir şey yoktur.

– Yaptıkları hiçbir şey içlerinden gelerek değildir.Ne yapıyorlarsa dışsal zorunlulukların dayatmasıyla olur.

Örnek verelim, diyelim ki bir memura sen işe gidip gelmeyeceksin ama maaşını alacak ve de terfi etmeye devam edeceksin dense hemen büyük bir sevinçle işlerini bırakacaktır. Eğer bu kişi profesörse ders vermeyi öğrenci ise öğrenmeyi yazarsa yazmamayı bırakacak kalemini kırıp atacaktır.

Hatta Oblomovluğun en üst mertebesinde olanlar vardır ki bunlar insanın kendi isteğiyle çalışabileceğini hem de zevkle coşkuyla çalışabileceğini anlayamama çizgisinde olanlardır.

– Oblomovlar hayatta her şeyden şikayet ederler onlardan yabancı olmayan tek şey tam bir hareketsizlik hayata karşı duyumsamazlık kayıtsızlık miskinliktir.

– Onlara şunu sorun;pekala siz toplumsal hayatta şunları şunları beğenmiyormusunuz bunları böyle olmaması için ne yapmalı? Emin olun karşılık vermeyeceklerdir. Çünkü yapılması gerektiğini dair en küçük bir fikirleri bile yoktur.

Bu kez siz onlara ne yapılması gerektiğini dair çok basit bir yol gösterin, yanıtları hazırdır; iyi ama böyle birden bire olur mu ?

Bu böyle gelmiş böyle gider, yok kardeşim bu toplumda hiçbir şey düzelmez diyeceklerdir. Kesinlikle bu cevabı vereceklerdir. Çünkü Oblomovların verecekleri başka yanıtları yoktur.

-Tekrar sorun; Sizce ne yapmalı? Siz ne yapmak istiyorsunuz? Bu sorunuza “Ne mi yapacağız elbette kaderimize boyun eğeceğiz. Başka ne yapabiliriz ki… Evet çok haklısın bende çok iyi biliyorum ama sende kabul edersin ki vs vs..”

Onlardan hiç bir şey beklemeyin Oblomovluğun silinmez izleri vardır hepsinin üstünde….

Ivan Goncharov
Elif Şahin Hamidi

Kendi Kendine Konuşmak Zihinsel Rahatsızlık Göstergesi mi?

Yüksek sesle konuşmanın bütün amacı başkaları ile iletişim kurmaktır, ancak birçok insan kendisiyle konuşur. Peki bu durum ne kadar normal?

Hiç kendi kendinizle konuşurken yakalandınız mı? Özellikle bu konuşmalarınızda kendi adınızı kullanıyorsanız, oldukça yüz kızartıcı olabilir. Pek tabii, böylesi bir durumda sizi yakalayan kişi halüsinasyon gördüğünüz izlenimine kapılacaktır. Yüksek sesle konuşmanın bütün amacı başkaları ile iletişim kurmaktır, ancak birçok insan kendisiyle konuşur. Peki bu durum ne kadar normal?

Aslında kendimizle sessiz de olsa her zaman bir diyalog içerisindeyiz. Burada, ‘’nerede benim anahtarlarım?’’ gibi basit cümleleri kastetmiyoruz. Yalnızca kendi düşüncelerimizin cevap verebildiği soyut ve derin konuşmalar gerçekleştiriyoruz. Bu iç konuşmalar oldukça sağlıklıdır ve zihnimizi dinç tutarken düşüncelerimizi organize etmemize, aksiyonları planlamamıza, hafızamızı güçlendirmemize, duygularımızı ayarlamamıza yardımcı olurlar. Başka bir deyişle, iç konuşmalarımız sayesinde kendimizi kontrol ederiz.

Yüksek sesle konuşmak, belirli bir motor komutun istemsizce tetiklenmesinden kaynaklanan bu sessiz iç konuşmanın bir uzantısı olabilir. Jean Piaget, çocukların dil geliştirmeye başlar başlamaz kendi eylemlerini kontrol etmeye başladığını gözlemlemişti[1]. Sıcak bir yüzeye yaklaştığı zaman, çocuklar genellikle yüksek sesle “sıcak, sıcak” diyerek uzaklaşırlar. Bu tür davranışlar yetişkinlikte de devam edebilir.

İnsan olmayan primatların kendileri ile konuşmadığı açıkça görülüyor. Ancak bulgulara göre[2], görevi belirli bir hafızada aktif hale getirerek eylemlerini kontrol ediyorlar. Eğer görev, muzları eşleştirmek gibi görsel bir görevse, maymun, prefrontal korteksinin sesleri eşleştirmek gibi bir görevde etkinleştirdiğinden farklı bir alanını aktifleştiriyor. Fakat insanlar benzer bir şekilde test edildiğinde, görevin türü ne olursa olsun aynı alanları aktifleştiriyorlar.

Bu konuda oldukça ilginç çalışmalar da mevcut. Neuroscience Letters’da 2001 yılında yayımlanan bir çalışmaya göre[3], eğer sesli ya da sessiz fark etmeksizin kendimizle konuşmayı bırakırsak, beynimiz tıpkı maymunlarınki gibi çalışıyor. Max Planck Institute’den bilim insanlarının gerçekleştirdiği bu çalışmada, katılımcılardan görsel ve işitsel görevleri gerçekleştirirken kendi kendilerine yüksek sesle anlamsız sözler (la-la-la-la gibi) söylemeleri istendi. Bir insan aynı anda iki şeyi birden söyleyemeyeceğine göre, bu sesler sayesinde katılımcılar her bir görevde ne yapacaklarını kendileri ile konuşamadılar. Bulgulara göre, bu koşullar altında insanların beyinleri tıpkı maymunlarınki gibi çalıştı ve her bir görevde beynin farklı işitsel ve görsel alanları aktifleşti.

Bu çalışma, kendi kendimize konuşmanın davranışlarımızı kontrol etmedeki tek yöntemimiz olmadığını fakat olağan olarak bunu tercih ettiğimizi gösteriyor. Tabii ki bu, her zaman söylediklerimizi kontrol edebileceğimiz anlamına gelmiyor. Aslında, iç konuşmalarımızın sorun çıkardığı birçok durum mevcut. Örneğin gecenin üçünde kendi kendinize konuştuğumuzu fark ettiğimizde, tipik olarak düşünmeyi durdurmayı deneyip bir an önce uykuya dalmayı isteriz. Fakat kendinize düşünmemeniz gerektiğini söylemeniz, zihninizi gezintiye çıkartır yani iç konuşmalarınız da dahil bütün düşüncelerinizi gelişigüzel aktifleştirir.

Böylesi bir zihinsel aktivasyonu kontrol etmek oldukça zordur fakat amacı olan bir şeye odaklanıldığında bastırılabilir. Örneğin kitap okumak iç konuşmaları bastırmanın verimli bir yoludur. Bu sebeple kitap okumak uykuya dalmadan önce zihni rahatlatmak için sıklıkla tercih edilen aktivitelerden biridir.

Fakat Journal of Affective Disorders’da 2016 yılında yayımlanan bir çalışmanın[4] bulgularına göre, anksiyete ve depresyon problemi yaşayan bireylerde bu rastgele düşünceler alakasız görevlerde bile sorun olabiliyor. Zihinsel sağlığımız hem mevcut görevle ilgili düşünceleri aktive etme, hem de ilgisiz olanları yani zihinsel gürültüyü bastırma yeteneğine bağlı gibi görünüyor. Farkındalık temelli bilişsel terapi gibi birçok klinik teknik ile zihin toparlama ve stres azaltma terapileri gerçekleştiriliyor. Gezintiye çıkan zihin tamamen kontrolden çıktığında, tutarsız, bağlam dışı konuşmalarla rüya benzeri bir faza girilebilir ve bazı durumlarda bu bir zihinsel rahatsızlık olarak tanımlanabilir.

Kendinizle, Sesli mi yoksa Sessiz mi Konuşuyorsunuz?

İç konuşmalarımız düşünceleri organize etmeye ve onları değişen taleplere göre esnek bir şekilde uyarlamaya yardımcı oluyor. Fakat, kendi kendine yüksek sesli konuşmayı özel kılan bir şey var mı? Neden bizi duyacak kimse yokken yüksek sesli konuşmayı tercih ediyoruz?

Bangor University’den araştırmacıların gerçekleştirdiği bir çalışmaya göre[5], kendi kendine yüksek sesle telkinlerde bulunmak görev üzerindeki kontrolün artmasına sebep oluyor. Bulgular, katılımcıların eğer talimatları yüksek sesle okurlarsa göreve daha iyi odaklanıp daha iyi performans gösterdiklerini işaret ediyor. Bu faydanın büyük bir bölümü kendi kendini duymaktan ileri geliyor. Bu durumu tıpkı başka birisinin talimatlarını dinlemenin yazılı olarak okumaktan daha etkili olması gibi düşünebilirsiniz.

Birçok profesyonel sporcunun müsabakalar sırasında özellikle müsabakanın en kritik anlarında kendi kendine konuşmasını da kısmen bununla açıklanabilir. Sporcuların kendi kendilerine telkinde bulunmaları, önlerindeki göreve daha iyi odaklanmalarını sağlıyor olabilir. Belirgin kişisel talimatları üretme kabiliyetimiz aslında bilişsel kontrolümüz için en iyi araçlardan birisi ve yüksek sesle söylendiğinde daha iyi işe yarıyor.

Kısaca, eğer zihniniz kontrolünüz dışında değilse yani gezintiye çıkmamışsa, kendi kendine konuşmak muhtemelen yüksek bilişsel işleyişin bir işareti olabilir. Bu durum, zihinsel olarak hasta olmaktan ziyade bireyi entelektüel olarak daha yetenekli yapabilir. Çılgın bilim insanlarının kendi iç dünyalarında kaybolup sürekli kendileriyle konuştuğu klişesi, beyin gücünü arttırmak için elinde olan tüm araçları kullanan bir deha gerçeğini yansıtıyor olabilir.

BilimFili

Doğru Partneri Bulmak Maaşın İki Katına Çıkmasından Daha Mutlu Edici Olabilir Mi?

İngiltere’de London School of Economics‘in yaptığı yeni bir araştırma, insanların ruh sağlığının yerinde olması ve bir partnerinin bulunmasının, maaşlarının iki katına çıkmasından daha büyük bir mutluluğa neden olduğunu ortaya koydu.

200 bin kişiyle yapılan araştırmaya göre insanlara en büyük darbeyi depresyon ve kaygı vuruyor.

Bir ilişkide olmak ise mutluluğun yükselmesini sağlayan en belirgin etmen olarak ortaya çıkıyor.

Mutluluk seviyesinin 1’den 10’a kadar derecelendirildiği araştırmada birinin maaşının iki katına çıkmasının mutluluğunda 0.2’den daha az bir değişikliğin olmasına yol açtığı görüldü.

Araştırmacılar, bu durumu, birinin maaşının kendini nasıl etkilediğinden çok diğerleriyle kıyaslandığında ne pozisyonda olduğunu önemli bulmasıyla açıklıyor.

Yeni bir ilişkiye başlamak, mutluluğun 0.6 artmasını sağlarken, partnerlerden ayrılık ya da partnerin kaybedilmesi de negatif olarak aynı etkiyi yaratıyor.

‘DEVLET ESENLİĞE ODAKLANMALI’

Depresyon ve kaygının yanı sıra işsizlik de mutsuzluğun 0.7 artmasına yol açan etmenlerden.

Raporu yazan araştırmacılardan Prof. Richard Layard, bu bulguların devletin vatandaşlarının mutluluğu üzerinde oynaması gereken rol üzerine yeni bir açılım sağladığını söylüyor.

Layard’a göre devlet vatandaşlarının zenginliğini değil esenliğini artırmaya odaklanmalı:

“Geçmişte devlet başarılı bir şekilde yoksulluk, işsizlik, eğitim ve fiziksel sağlık konuları üzerinde uğraştı. Ama aynı şekilde aile içi şiddet, alkolizm, depresyon, kaygı yaratan koşullar, yabancılaşmış gençlik, sınav deliliği ve diğer konular da önem taşıyor. Bu meseleler merkeze oturtulmalı.”

BBC