Aşk Kasınızı Çalıştıracak ve Cinsel Hayatınızı Güçlendirecek 4 Egzersiz

Aşk kasları adı verilen pelvis taban kasları “pelvis tabanı” adı verilen bölgede bulunur. Bu kasların egzersizler ile çalıştırılması sayesinde daha istikrarlı ve güçlü bir cinsel hayata sahip olabilirsiniz. Hem de organların sarkması engellenebilir.

AŞK KASI EGZERSİZLERİ

Dr. Arnold Kegel tarafından ilk defa tarif edilen aşk kası egzersizlerine “Kegel Egzersizleri” veya “Puboccoccygeus Egzersizleri” de denir. Kegel aşk kaslarının günde 1 veya 2 defa kasılmasını söyler. Pelvis taban kası hareketlerinin öncelikli sebebi kullanılmayan kasların güçsüzleşmesini önleyerek orgazm gücünü diri tutmaktır.

İşte Chris Philpot çizimiyle 3 Kegel Egzersizi

#1 Köprü

Şekildeki hareketi yaparken kalçanızı yukarı kaldırdığınız zaman nefesinizi 10 saniye tutun ve hareketi aşağı inerek bitirin. Bu hareketi 10 kere yapın.

pelvik-kas-egzersizi-1

#2 Duvar Squat

Duvara arkanızı dönün ve sandalyede oturur gibi sırtınızı şekildeki gibi yaslayın. 10 saniye nefesinizi tutun ve tekrar doğrulun. Bu hareketi 10 kere yapın.

#3 Jumping Jacks

1 Dakika boyunca ayak ve kollarınızı şekildeki gibi hareket ettirin.Ads by optAd360

pelvik-kas-egzersizi-3

#4 Ölü Böcek Hareketi

İlk şekildeki gibi yatın, ayak ve ellerinizi kaldırın. Ardından ikinci şekildeki gibi kol ve bacaklarınızı hareket ettirin. Aynı hareketi diğer kol ve bacağınızla gerçekleştirin. Durmadan bu hareketi beşer veya onar kere devam ettirebilirsiniz.

Başarılar!

Hiçbir Şey Yapmak İstemiyorsanız Siz de Bir Oblomov Olabilirsiniz

Bir varoluş trajedisi olan Oblomovluk, bilinçli bir tembellik/atalet halidir. Bir uyuşukluk değil, aksine fazla uyanıklık, her şeyin farkında olma, bir adım ötesini görme halidir. Ancak tüm bu farkındalık dolayısıyla sonunu gördüğü yolda ilerlemek istememenin getirdiği bir tükenmişlik ve kendini gerçekleştirememedir. Sosyal yaşamdan kopuş, topluma uyum sağlayamama, bilinçli bir vazgeçiştir. Ölüme eş bir uyuşukluk hali; bir başka deyişle yaşarken ölmektir.

– Oblomovlar dünyada olup biten her şeye karşı ilgisizdirler tam bir atalet miskinlik hareketsizlik içindedirler.

– Duyumsuzluklarının nedeni kısmen nesnel konumlarından kısmen de ahlaki gelişimlerinden kaynaklanır.

– Oblomovlar bir şey yapmaya alışmamışlardır dolayısıyla neyi yapıp neyi yapmayacaklarını tam olarak belirleyemezler bu nedenle de bir şeyi ciddi bir biçimde var kuvvetiyle istemezler.

– İstekleri hep biçimseldir ve istek olarak kalır; Şöyle güzel bir şey olsa da ne güzel olurdu der ama o şey nasıl öyle olur bilmezler.

– Hayal kurmayı çok severler ve hayallerinin gerçekle yüz yüze gelmesinden de ölesiye korkarlar.

– Bütün Oblomovlar başkalarının aklını kendilerine mal etme konusunda üstlerine yoktur hemen hemen hepsi kendilerini aşağılamaktan hoşlanırlar ama bunu karşısındaki kişiden övgüler almak için yaparlar.

– Bütün bu insanlarda ortak olan bir başka özellikte şu onlar için her şeyin yüzeysel ve dışsal olmasıdır kişiliklerinin derinliklerinde kök salmış hiçbir şey yoktur.

– Yaptıkları hiçbir şey içlerinden gelerek değildir.Ne yapıyorlarsa dışsal zorunlulukların dayatmasıyla olur.

Örnek verelim, diyelim ki bir memura sen işe gidip gelmeyeceksin ama maaşını alacak ve de terfi etmeye devam edeceksin dense hemen büyük bir sevinçle işlerini bırakacaktır. Eğer bu kişi profesörse ders vermeyi öğrenci ise öğrenmeyi yazarsa yazmamayı bırakacak kalemini kırıp atacaktır.

Hatta Oblomovluğun en üst mertebesinde olanlar vardır ki bunlar insanın kendi isteğiyle çalışabileceğini hem de zevkle coşkuyla çalışabileceğini anlayamama çizgisinde olanlardır.

– Oblomovlar hayatta her şeyden şikayet ederler onlardan yabancı olmayan tek şey tam bir hareketsizlik hayata karşı duyumsamazlık kayıtsızlık miskinliktir.

– Onlara şunu sorun;pekala siz toplumsal hayatta şunları şunları beğenmiyormusunuz bunları böyle olmaması için ne yapmalı? Emin olun karşılık vermeyeceklerdir. Çünkü yapılması gerektiğini dair en küçük bir fikirleri bile yoktur.

Bu kez siz onlara ne yapılması gerektiğini dair çok basit bir yol gösterin, yanıtları hazırdır; iyi ama böyle birden bire olur mu ?

Bu böyle gelmiş böyle gider, yok kardeşim bu toplumda hiçbir şey düzelmez diyeceklerdir. Kesinlikle bu cevabı vereceklerdir. Çünkü Oblomovların verecekleri başka yanıtları yoktur.

-Tekrar sorun; Sizce ne yapmalı? Siz ne yapmak istiyorsunuz? Bu sorunuza “Ne mi yapacağız elbette kaderimize boyun eğeceğiz. Başka ne yapabiliriz ki… Evet çok haklısın bende çok iyi biliyorum ama sende kabul edersin ki vs vs..”

Onlardan hiç bir şey beklemeyin Oblomovluğun silinmez izleri vardır hepsinin üstünde….

Ivan Goncharov
Elif Şahin Hamidi

Çikolata Hem Güven Duygusu Veriyor Hem De İyi Hissettiriyor

İçeriğindeki güçlü kakao antioksidanları, karbonhidratlar, yüksek miktarda bitkisel protein, potasyum ve magnezyum nedeniyle oldukça besleyici bir besin kaynağı olan çikolata, büyük küçük herkes tarafından sevilerek tüketiliyor. Çikolatanın içindeki Feniletilamin maddesinin güven duygusu vererek kişiyi iyi hissettirdiğini belirten uzmanlar, yüksek kalorisi nedeniyle tüketimin sınırlı olmasını tavsiye ediyor. Uzmanlara göre haftada 20 gram bitter çikolata ara öğün olarak tüketilebilir.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Özden Örkçü, herkes tarafından sevilerek tüketilen, bayramların da sembolü olan çikolatanın sağlığa faydaları hakkında bilgi verdi.

Çikolata besleyici bir içeriğe sahip

Çikolatanın miktar olarak küçük olmasına rağmen büyük bir enerji kaynağı olduğunu belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Özden Örkçü, “Çikolatanın içeriğinde güçlü kakao antioksidanları,karbonhidratlar, yüksek miktarda bitkisel protein, potasyum ve magnezyum, az miktarda kalsiyum ve tuz, demir zerreleri,A vitamini, B1 tiamin vitamini, B2 riboflavin, D, E vitaminleri ile kafein bulunur. Pek çoğunun çikolatayı sağlık açısından faydalı kılan besleyici maddeler olduğunu söyleyebiliriz” dedi.

Hafızaya ve cilde de iyi geliyor

Feniletilamin içerdiği için çikolatanın güven duygusu verdiğini ve kişiyi iyi hissettirdiğini ifade eden Özden Örkçü, “Çekirdeğinde bulunan flavanol maddesi, beyne fazla oksijen gitmesini sağladığı gibi bellek sorunlarını da azaltır, yorgunluğu giderip, enerji verir. Ayrıca kakao yağının cilt besleyici ve koruyucu özelliği herkes tarafından bilinir. Hemen hemen hiç kimse çikolataya hayır demez, çikolata kelimesi bile mutluluk hissettirip beyindeki haz duygusunu dolayısıyla serotonin hormonunu harekete geçirir” dedi.

Çikolatanın kalorisine dikkat!

Örkçü, hayatımızdaki ödül ceza işleyişinden dolayı çikolatanın hep özel bir yere sahip olduğunu söyledi:

“Çikolata çoğunlukla keyifle tüketiliyor ama mutluluk kaynağının bizi ilgilendiren kalori kısmı burada ön plana çıkıyor. Önerilen doz esasında çikolatanın içeriğindeki kakao miktarıyla orantılı olarak değişirken ortalama 5 gramlık 1 parça çikolata 25-30 kalori arasında değişebiliyor. Bireyde haz duygusu uyandıran ve mutluluk veren bu sevimli ama bir o kadar da masum olmayan yiyeceği yedikten sonra gerekli enerji yakımını sağlamak gerekiyor çünkü serotonin salgılayan tek besinin çikolata olmadığı unutulmamalı. Serotonin takviyesi için kalorisi daha az diğer besinlerden de yararlanılabilir.”

Haftada 20 gram tüketilebilir

Özden Örkçü, haftada 20 gram bitter çikolatanın ara öğün olarak tüketilebileceğini belirterek “Kakao oranı yüksek (bitter) çikolata, ara öğün niyetine şekersiz ve kremasız kahvelerin yanında 5-10 g (1-2 kare) tüketilebilir” dedi.

Sağlık için serotonin ve melatonin şart!

Çilek, üzüm, zeytinyağı, ceviz, domates, portakal, ananas, muz, avokado gibi çeşitli gıdaların bileşeninde serotonin ve melatonin bulunduğunu söyleyen Örkçü, “Kanserin hibitörü olarak bilinen bu hormonlar antioksidan etkisi sağlarken merkezi sinir sistemi, psikoloji, uyku, vücut sıcaklığı, bağışıklık sistemi, çift ilişkileri, kan basıncı dengesi, ritim, beslenme ve otizm gibi işlevlerin düzenlenmesinde önemli etkilere sahiptirler. Serotonin domates, portakal, ananas, muz, avokado, erik, fındık ve kahve gibi çeşitli gıdaların bileşenlerinde de bulunuyor. Bir çalışmada beyindeki serotonin seviyesinin ilaç kullanılmaksızın güneş ışığıyla temas etme, spor faaliyetleri, gelir düzeyi ve yaşam koşullarını iyileştirme gibi sosyal ve bireysel etkenlerle birlikte artırabileceği saptandı” dedi.

Serotonin eksikliği saldırganlaştırıyor

Serotoninin eksikliğinin duygusal ve davranışsal bozukluklara neden olabildiğini belirten Özden Örkçü, “Ek olarak serotonin, anksiyetenin duygusal ve bilişsel yönleri, depresyon, bağımlılık, opsesif kompulsif bozukluk ve saldırganlık gibi problemlerle de ilişkilidir. 20 farklı çalışmayı kapsayan meta analiz sonucunda, zihinsel problemlere ve işlenilen suç seviyesine bakılmaksızın, düşük serotonin seviyesinin saldırgan davranışlar üzerinde önemli derecede etkili olduğu görüldü” dedi.

Bilimsel Araştırmalara Göre Evlilikleri Uzatan 6 Taktik

Boşanma oranlarının her yıl daha fazla arttığı bir dünyada yaşadığımızı düşünürsek, büyük nimet sayabileceğimiz 20-30 hatta bir ömürlük evlilikler bizler için zor gibi görünüyor. E ne yapalım evlenmeyelim mi? Hayır tabii ki evlenin (hoş yapı gereği evlenmemesi gerekenler de var) hatta evlenmek isteyenler bu nedenle vazgeçmesinler diye üniversitelerin araştırmalarını biraraya getirdik.

Ucuz bir düğün 

Prens ve prenses gibi bir kraliyet düğünü ile evlenmek ne güzel olurdu değil mi? Ama gelin görün ki araştırmalar öyle demiyor. Emory Üniversitesi’nin araştırmasına göre düğünü 10 bin – 20 bin arasında yapanların evliliği 20 binden daha fazla yapanlara göre çok daha uzun sürüyor. Pahalı düğün yapanların boşanma oranı normal düğünün 3 katı.

Online bir sitede tanışmak

En sevdiği insanları internetten bulmuş biri olarak sosyal medyanın gücüne zaten inanıyordum,  pnas.org’un araştırmasının mutlu ettiği kişilerden biriyim. Bu makaleye göre sosyal medya aracılığıyla sevgili eş bulanların boşanma oranı düşük mutluluk oranı yüksek. http://www.pnas.org/content/110/25/10135.short

Ama hayata sosyal medyada devam etme!

Okey’de yeni sevgili bulanlar okuyor mu bu yazıyı? Boston Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmaya göre evlendikten sonra boşanma nedenlerinin başında Facebook ve diğer sosyal medya siteleri geliyor. E bizim dedelerin amcaların bile koşuşturmalarını görünce bu durum anlaşılır geliyor tabii.

Birlikte film izleyin, ikinizin de hoşuna giden şeyleri yapın.

Amerikan Psikoloji Derneği’nin internet sitesinde yayınlanan bir makaleye göre (http://psycnet.apa.org/journals/ccp/81/6/949/ ) düzenli film izleyenler düzenli bir ilişkiye sahip oluyor. Filmlerden önce ve sonra yapılan konuşmalar film araştırmaları ve birlikte eğlenceli vakit geçirmek de ilişkiyi canlı tutan değerlerden bazıları.

Anlattığı abuk da olsa eşinize cevap vermek.

Ünlü psikolog John Gottman’ın çalışmalarına göre siz iş yaparken ya da çok önemli yazı okurken ortaya atlayan ve size 3 yıllık eski video izleten eş sadece ilgi istemiyor, sizden bu konuda yorum da istiyor. Bunu yapmayan 10 çiftten 3’ü boşanmış.

“Biz” demeyi öğrenin

California Üniversitesi’nin yapmış olduğu araştırmaya göre tekil şahısları kullanmak ilişkileri zedeliyor ve mutsuz evliliklere yol açıyor.  Özellikle kavgaların sonlandırılmasında “Biz” önemli bir rol oynuyor. (makale için http://newscenter.berkeley.edu/2010/01/27/couple_we_ness/ )

İngiltere’nin Güneyinden İçinizi Isıtacak Bir Kasaba, Bournemouth…

Bournemouth, İngiltere’nin soğuk ve kasvetli havasıyla ilgili ön yargılarınızı baştan aşağı yıkabilecek, gerek doğası gerek insanlarıyla eğlence ve huzurun buluştuğu bir yer. Özellikle İngiltere’ye dil eğitimine giden öğrencilerin tercih ettiği bu sevimli kasaba (nam-ı diğer b’mouth), sizi kendinizi evinizdeymişçesine rahat ettirecek ve hatta evinizden daha huzurlu bir ortam sağlayacak.

Londra’nın 2 saat güneyinde yer alan Bournemouth’da birçok yer elinizin altında olacak; gece hayatıyla meşhur olan ikiz kardeşi Brighton, Harry Potter’da sıkça gördüğünüz Bristol, Titanic’in yola çıktığı Soundhampton gibi şehirlere çok kısa sürede ulaşabileceksiniz.

Bournemouth’un 11 millik güzelim plajından bahsedecek olursak… Atlantik okyanusunda yüzmek gibi bir deneyim yaşamak istiyorsanız birazcık cesur olmanız gerekiyor. Ayaklarınızı suya soktuğunuz anda soğuktan nefesiniz kesilebilir. Keza suda 15 dk’dan fazla durmamanız öneriliyor. Yüzmenin dışında bol aktiviteli bir plaja sahip olan Bournemouth’un havası, sıcak yaz günlerinde bunalmadan güneşlenebilme imkanı sunuyor. Güneşin altındayken de Türkiye’deki gibi haşlanmıyorsunuz, sadece pembeleşinceye kadar kızarıyorsunuz 🙂

balon

Bournemouth’da gezdiniz yoruldunuz… Halka açık bir alanda oturmak istiyorum, insanlarla tanışmak istiyorum diyorsanız o zaman içinde binbirçeşit insan barındıran Bournemouth’un o güzelim parkında oturabilirsiniz. Kimsenin sizi rahatsız etmeyeceği, çimenlerinde özgürce uzanabileceğiniz bu parkın üç özelliği var; birincisi, bir ucunun neredeyse Poole’dan başlayıp, Pier’e kadar uzanması, ikincisi ortasından ufacık bir derenin akması, üçüncüsü ise merkezinde bulunan balonu… Balona binerek etrafı izleme şansını elde edebilir, değişik bir deneyim yaşayabilmeniz.

fish-and-chips1

İngiltere demişken, oraya kadar gidip de “fish and chips” yemeden gelmek olmaz tabiî ki. Londra’da bulunan tarihi St James Tavern’de fish & chips yemenin her ne kadar ayrı bir havası olsa da, Bournemouth’a bağlı Westbourne’da bulunan “Chez Fred”in fish & chipsini denemeden geçmeyin.

Oraya kadar gitmişken bir hayli küçük ama etkisi büyük olan Westborune’da da bir tur atın. 2. el eşya satan dükkanlardan hiç kullanılmamış marka kıyafetleri 5 pound gibi cüzi bir fiyata bulabilir, artık üretilmeyen orijinal İngiliz porselen çay takımlarına sahip olabilirsiniz.

caferouge

Westborune’daki küçük İngiliz Pub’ları ve içerisinde ev yapımı pastaları barındıran butik pastanelerinin de cazibesine kapılacaksınız. Uğramanız gereken bir diğer yer ise “Circo Lounge”. Sakin havasında gölgelenebileceğiniz güzel bir cafe & bar.

Bournemouth’ta yapılacak diğer şey de tabiî ki 5 çayınızı yudumlamak olacak… Eşsiz İngiliz porselenlerinde sunumu yapılan çayların yanına bir de mis gibi kaymak ve çilek reçeliyle birlikte sunulan “Scones” yeme şerefine nail olup, mutluluktan havalara uçabilirsiniz.

scones

Türk yemeklerinden vazgeçemiyorum diyorsanız eğer, Bournemouth’un merkezi alabildiğine Türk yemekleriyle dolu! Kebap, ev yemeği , ayak üstü atıştırmalıklar vb aradığınız her şeyi bulabilirsiniz.

Özellikle yazın cıvıl cıvıl olan Bournemouth, gece hayatıyla sizi bir mekandan diğerine sürükleyecek ve kendinize hakim olamayacaksınız. Cuma akşamlarının vazgeçilmezi olan Brasshouse’da sadece o güne özel olarak biraları ve bazı alkol çeşitlerini 1 pounda tükettikten sonra gecenin ilerleyen saatlerinde başka mekanlara gidebileceksiniz.

Sahilde Pier’de yer alan, Atlantik okyanusunu olabildiğine izleyebileceğiniz ve cumartesi gecesi partileriyle meşhur “Aruba” gidebileceğiniz diğer mekanlardan biri. 3 katlı, her bir katında ayrı müzik tarzıyla sizi eğlendiren “Cameo” İngilizlerin ve orada yaşayan öğrencilerin eğlence için uğrak mekanlarından… Ben sadece İngilizlerle eğlenmek istiyorum diyorsanız o zaman “Revolution”ı tercih etmeniz gerekiyor. Güzel müzikler eşliğinde arkadaşlarınızla rahat koltuklarda hoş sohbet peşindeyseniz “Sixty Million Postcards” sizin için biçilmiş kaftan. Bazı akşamlar alternatif rock ve elektronik müzikler yapan gruplarla sizi keyiflendirirken, bazı akşamlarda da “rockn roll” gibi konseptlerle sizi eğlendirebiliyor.

ingilb

Bournemouth’da yolculuk yapma imkanlarına gelirsek; yakın bölgelere, bir otobüs ağı olan National Expres’ten kart alıp indirimli biletlerle yolculuk edebilirsiniz. Diğer bir seçenek ise Bournemouth’un küçük garından faydalanarak tren yolculuğu yapmak. Tren yolculuğu her ne kadar otobüsten daha pahalıya gelse de daha keyifli olduğunu düşünüyorum. Bournemouth’un içerisinde ulaşımı, şehir içi otobüslerle ya da bisikletle sağlayabilirsiniz. Zaten çok küçük olan kasabada bisiklete binmek gayet zevkli oluyor, hele ki parkın içerisinden geçen orman yolunu kullanırsanız…

Bournemouth’un havası, İngiltere’nin diğer yerlerine göre daha yumuşak olsa da şemsiyenizi yanınızdan ayırmamanızı öneririm. Bir yanda güneş varken diğer yandan hunharca yağmura denk gelebilirsiniz. İyi tatiller…

Kendi Kendine Konuşmak Zihinsel Rahatsızlık Göstergesi mi?

Yüksek sesle konuşmanın bütün amacı başkaları ile iletişim kurmaktır, ancak birçok insan kendisiyle konuşur. Peki bu durum ne kadar normal?

Hiç kendi kendinizle konuşurken yakalandınız mı? Özellikle bu konuşmalarınızda kendi adınızı kullanıyorsanız, oldukça yüz kızartıcı olabilir. Pek tabii, böylesi bir durumda sizi yakalayan kişi halüsinasyon gördüğünüz izlenimine kapılacaktır. Yüksek sesle konuşmanın bütün amacı başkaları ile iletişim kurmaktır, ancak birçok insan kendisiyle konuşur. Peki bu durum ne kadar normal?

Aslında kendimizle sessiz de olsa her zaman bir diyalog içerisindeyiz. Burada, ‘’nerede benim anahtarlarım?’’ gibi basit cümleleri kastetmiyoruz. Yalnızca kendi düşüncelerimizin cevap verebildiği soyut ve derin konuşmalar gerçekleştiriyoruz. Bu iç konuşmalar oldukça sağlıklıdır ve zihnimizi dinç tutarken düşüncelerimizi organize etmemize, aksiyonları planlamamıza, hafızamızı güçlendirmemize, duygularımızı ayarlamamıza yardımcı olurlar. Başka bir deyişle, iç konuşmalarımız sayesinde kendimizi kontrol ederiz.

Yüksek sesle konuşmak, belirli bir motor komutun istemsizce tetiklenmesinden kaynaklanan bu sessiz iç konuşmanın bir uzantısı olabilir. Jean Piaget, çocukların dil geliştirmeye başlar başlamaz kendi eylemlerini kontrol etmeye başladığını gözlemlemişti[1]. Sıcak bir yüzeye yaklaştığı zaman, çocuklar genellikle yüksek sesle “sıcak, sıcak” diyerek uzaklaşırlar. Bu tür davranışlar yetişkinlikte de devam edebilir.

İnsan olmayan primatların kendileri ile konuşmadığı açıkça görülüyor. Ancak bulgulara göre[2], görevi belirli bir hafızada aktif hale getirerek eylemlerini kontrol ediyorlar. Eğer görev, muzları eşleştirmek gibi görsel bir görevse, maymun, prefrontal korteksinin sesleri eşleştirmek gibi bir görevde etkinleştirdiğinden farklı bir alanını aktifleştiriyor. Fakat insanlar benzer bir şekilde test edildiğinde, görevin türü ne olursa olsun aynı alanları aktifleştiriyorlar.

Bu konuda oldukça ilginç çalışmalar da mevcut. Neuroscience Letters’da 2001 yılında yayımlanan bir çalışmaya göre[3], eğer sesli ya da sessiz fark etmeksizin kendimizle konuşmayı bırakırsak, beynimiz tıpkı maymunlarınki gibi çalışıyor. Max Planck Institute’den bilim insanlarının gerçekleştirdiği bu çalışmada, katılımcılardan görsel ve işitsel görevleri gerçekleştirirken kendi kendilerine yüksek sesle anlamsız sözler (la-la-la-la gibi) söylemeleri istendi. Bir insan aynı anda iki şeyi birden söyleyemeyeceğine göre, bu sesler sayesinde katılımcılar her bir görevde ne yapacaklarını kendileri ile konuşamadılar. Bulgulara göre, bu koşullar altında insanların beyinleri tıpkı maymunlarınki gibi çalıştı ve her bir görevde beynin farklı işitsel ve görsel alanları aktifleşti.

Bu çalışma, kendi kendimize konuşmanın davranışlarımızı kontrol etmedeki tek yöntemimiz olmadığını fakat olağan olarak bunu tercih ettiğimizi gösteriyor. Tabii ki bu, her zaman söylediklerimizi kontrol edebileceğimiz anlamına gelmiyor. Aslında, iç konuşmalarımızın sorun çıkardığı birçok durum mevcut. Örneğin gecenin üçünde kendi kendinize konuştuğumuzu fark ettiğimizde, tipik olarak düşünmeyi durdurmayı deneyip bir an önce uykuya dalmayı isteriz. Fakat kendinize düşünmemeniz gerektiğini söylemeniz, zihninizi gezintiye çıkartır yani iç konuşmalarınız da dahil bütün düşüncelerinizi gelişigüzel aktifleştirir.

Böylesi bir zihinsel aktivasyonu kontrol etmek oldukça zordur fakat amacı olan bir şeye odaklanıldığında bastırılabilir. Örneğin kitap okumak iç konuşmaları bastırmanın verimli bir yoludur. Bu sebeple kitap okumak uykuya dalmadan önce zihni rahatlatmak için sıklıkla tercih edilen aktivitelerden biridir.

Fakat Journal of Affective Disorders’da 2016 yılında yayımlanan bir çalışmanın[4] bulgularına göre, anksiyete ve depresyon problemi yaşayan bireylerde bu rastgele düşünceler alakasız görevlerde bile sorun olabiliyor. Zihinsel sağlığımız hem mevcut görevle ilgili düşünceleri aktive etme, hem de ilgisiz olanları yani zihinsel gürültüyü bastırma yeteneğine bağlı gibi görünüyor. Farkındalık temelli bilişsel terapi gibi birçok klinik teknik ile zihin toparlama ve stres azaltma terapileri gerçekleştiriliyor. Gezintiye çıkan zihin tamamen kontrolden çıktığında, tutarsız, bağlam dışı konuşmalarla rüya benzeri bir faza girilebilir ve bazı durumlarda bu bir zihinsel rahatsızlık olarak tanımlanabilir.

Kendinizle, Sesli mi yoksa Sessiz mi Konuşuyorsunuz?

İç konuşmalarımız düşünceleri organize etmeye ve onları değişen taleplere göre esnek bir şekilde uyarlamaya yardımcı oluyor. Fakat, kendi kendine yüksek sesli konuşmayı özel kılan bir şey var mı? Neden bizi duyacak kimse yokken yüksek sesli konuşmayı tercih ediyoruz?

Bangor University’den araştırmacıların gerçekleştirdiği bir çalışmaya göre[5], kendi kendine yüksek sesle telkinlerde bulunmak görev üzerindeki kontrolün artmasına sebep oluyor. Bulgular, katılımcıların eğer talimatları yüksek sesle okurlarsa göreve daha iyi odaklanıp daha iyi performans gösterdiklerini işaret ediyor. Bu faydanın büyük bir bölümü kendi kendini duymaktan ileri geliyor. Bu durumu tıpkı başka birisinin talimatlarını dinlemenin yazılı olarak okumaktan daha etkili olması gibi düşünebilirsiniz.

Birçok profesyonel sporcunun müsabakalar sırasında özellikle müsabakanın en kritik anlarında kendi kendine konuşmasını da kısmen bununla açıklanabilir. Sporcuların kendi kendilerine telkinde bulunmaları, önlerindeki göreve daha iyi odaklanmalarını sağlıyor olabilir. Belirgin kişisel talimatları üretme kabiliyetimiz aslında bilişsel kontrolümüz için en iyi araçlardan birisi ve yüksek sesle söylendiğinde daha iyi işe yarıyor.

Kısaca, eğer zihniniz kontrolünüz dışında değilse yani gezintiye çıkmamışsa, kendi kendine konuşmak muhtemelen yüksek bilişsel işleyişin bir işareti olabilir. Bu durum, zihinsel olarak hasta olmaktan ziyade bireyi entelektüel olarak daha yetenekli yapabilir. Çılgın bilim insanlarının kendi iç dünyalarında kaybolup sürekli kendileriyle konuştuğu klişesi, beyin gücünü arttırmak için elinde olan tüm araçları kullanan bir deha gerçeğini yansıtıyor olabilir.

BilimFili

Murathan Mungan’dan Yarın Yaşayacağımızın Garantisi Var Sananlara Ders Niteliğinde Bir Yazı

Önce evlendiğimizde hayatın daha iyi olacağına inandırırız kendimizi.

Evlendikten sonra, bir çocuğumuz doğduktan hatta ardından bir tane daha olduktan sonra hayatın daha iyi olacağına inandırırız kendimizi.

Sonra çocuklar yeterince büyük olmadıkları için kızar, onlar büyüyünce daha mutlu olacağımıza inanırız. Bundan sonra, ergenlik dönemlerinde çocuklarla uğraşmamız gerektiği için öfkeleniriz.

Kendimize, çocuklarımız bu dönemden çıkınca daha mutlu olacağımızı, yeni bir araba alınca, güzel bir tatile çıkınca, emekli olunca, yaşantımızın dört dörtlük olacağını söyleriz.

Gerçek ise şu andan daha iyi bir zaman olmadığıdır. Eğer şimdi değil ise ne zaman?… Hayatınız her zaman mücadelelerle dolu olacaktır. En iyisi bunu kabul edip her ne olursa olsun mutlu olmaya karar vermektir. En sevdiğim sözlerden biri Alfred D. Souza’ ya aittir. Der ki;

-”Uzun zamandan beridir hayatın-gerçek hayatın-başlamak üzere olduğu izlenimine kapılmıştım. Fakat her zaman yolumun üzerinde bir engel, öncelikle erişilmesi gereken birşey, bitmemiş bir iş, hizmet edilecek zaman, ödenecek bir borç oldu. Sonra hayat başlayacaktı. Sonunda anladım ki bu engeller benim hayatımdı.”

Bu görüş açısı, mutluluğa giden bir yol olmadığını gösterdi. Mutluluk yoldur, öyleyse sahip olduğunuz her anın kıymetını bilin ve mutluluğu, vaktinizi harcayacak kadar özel biriyle paylaştığınız için, ona daha fazla değer verin. Unutmayın, zaman hiç kimse için beklemez. Öyleyse;

Okulu bitirene kadar,
100 milyar kazanana kadar,
Çocuklarınız olana kadar,
Çocuklarınız evden ayrılana kadar,
İşe başlayana kadar, evlenene kadar,
Cuma gecesine kadar,
Pazar sabahına kadar,
Yeni bir araba, ya da ev alana kadar,
Borçları ödeyene kadar,
İlkbahara kadar,
Yaza kadar,
Sonbahara kadar,
Kışa kadar,
Maaş gününe kadar,
Şarkınız söylenene kadar,
Emekli olana kadar,
Ölene kadar…

MUTLU OLMAK İÇİN İÇİNDE BULUNDUĞUNUZ ‘AN’ DAN DAHA İYİ BİR ZAMAN OLDUĞUNA KARAR VERMEK İÇİN BEKLEMEKTEN VAZGEÇİN.

MUTLULUK BİR VARIŞ DEĞİL, BİR YOLCULUKTUR. “PEK ÇOKLARI MUTLULUĞU İNSANDAN DAHA YÜKSEKTE ARARLAR, BAZILARI DA DAHA ALÇAKTA. OYSA MUTLULUK İNSANIN BOYU HİZASINDADIR.”

Unutmayın “YARIN KİMSEYE VAAD EDİLMEMİŞTİR.” | Murathan Mungan

Doğru Partneri Bulmak Maaşın İki Katına Çıkmasından Daha Mutlu Edici Olabilir Mi?

İngiltere’de London School of Economics‘in yaptığı yeni bir araştırma, insanların ruh sağlığının yerinde olması ve bir partnerinin bulunmasının, maaşlarının iki katına çıkmasından daha büyük bir mutluluğa neden olduğunu ortaya koydu.

200 bin kişiyle yapılan araştırmaya göre insanlara en büyük darbeyi depresyon ve kaygı vuruyor.

Bir ilişkide olmak ise mutluluğun yükselmesini sağlayan en belirgin etmen olarak ortaya çıkıyor.

Mutluluk seviyesinin 1’den 10’a kadar derecelendirildiği araştırmada birinin maaşının iki katına çıkmasının mutluluğunda 0.2’den daha az bir değişikliğin olmasına yol açtığı görüldü.

Araştırmacılar, bu durumu, birinin maaşının kendini nasıl etkilediğinden çok diğerleriyle kıyaslandığında ne pozisyonda olduğunu önemli bulmasıyla açıklıyor.

Yeni bir ilişkiye başlamak, mutluluğun 0.6 artmasını sağlarken, partnerlerden ayrılık ya da partnerin kaybedilmesi de negatif olarak aynı etkiyi yaratıyor.

‘DEVLET ESENLİĞE ODAKLANMALI’

Depresyon ve kaygının yanı sıra işsizlik de mutsuzluğun 0.7 artmasına yol açan etmenlerden.

Raporu yazan araştırmacılardan Prof. Richard Layard, bu bulguların devletin vatandaşlarının mutluluğu üzerinde oynaması gereken rol üzerine yeni bir açılım sağladığını söylüyor.

Layard’a göre devlet vatandaşlarının zenginliğini değil esenliğini artırmaya odaklanmalı:

“Geçmişte devlet başarılı bir şekilde yoksulluk, işsizlik, eğitim ve fiziksel sağlık konuları üzerinde uğraştı. Ama aynı şekilde aile içi şiddet, alkolizm, depresyon, kaygı yaratan koşullar, yabancılaşmış gençlik, sınav deliliği ve diğer konular da önem taşıyor. Bu meseleler merkeze oturtulmalı.”

BBC

Mutluluğun Sırrı Bağırsaklarınızda Saklı

Mutluluk ile bağırsaklar arasındaki bağı sadece bağırsakların çalışmadığı zamanlardaki mutsuzluğunuza bağlamayın. Sizi mutluluğa götüren yol bağırsaklardan başlıyor.

Bağırsaklarda bulunan vagus siniri direk olarak beyne bağlanıyor. Aslında beyniniz sindirim sisteminizi değil sindirim sisteminiz beyninizi yönetiyor! Peki sağlıklı bir sindirim sistemi için ne yapmalısınız?

1- Mutluluk hormonu serotoninin %95’inin bağırsaklarınızdaki bakteriler tarafından üretildiğini biliyor muydunuz?

Bu bakteriler aynı zamanda beyindeki zevk ve ödül merkezini kontrol etmeye yarayan dopaminin de yarısını üretiyorlar!
Düşünceleriniz, duygularınız ve hareketleriniz beyninizdeki nöronlar arasındaki iletişimle meydana geliyor. Bu iletişimi sağlayan da serotonin ve dopamin gibi sinir taşıyıcıları. Örneğin iyi veya üzgün hissetmenizi, keyif almanızı veya acı çekmenizi, kızgınlığınızı, konsantrasyonunuzu bu sinir taşıyıcıları düzenliyor.
Bu yüzden tıp dünyasında milyarlarca bakteriden oluşan bağırsak florasına ‘ikinci beyin’ adı veriliyor.
Sinir taşıyıcılarının büyük oranda bağırsaklardaki bakteriler tarafından üretilmesinin fark edilmesi üzerine sindirim sistemi ve beyin arasındaki bağlantı üzerinde araştırmalar yoğunlaştı ve çok önemli sonuçlar bulundu.
Depresyon, saplantı (obsesif-kompulsif bozukluk), otizm, kaygı bozukluğu (anksiyete) gibi rahatsızlıklar bağırsak florasındaki dengesizliklerle ilişkilendiriliyor.

Konuda uzman Dr. Cole ‘’Depresyon, anksiyete gibi rahatsızlıklar için gelen hastaların bağırsaklarında bakteriyel enfeksiyon gösteren laboratuvar sonuçlarına baktığımda neden ilk aşamada sindirim sistemi kontrolü için gelmediklerine hala şaşırıyorum’’ diyor.

Yapılan araştırmalarda L. Helveticus ve Bifidobacterium içeren probiyotik destek kullananların depresyon ve anksiyetelerinde azalma görülmüş.

2- Yoğurt, kefir, turşu gibi fermente edilmiş gıdalar tüketin
Fermente edilmiş gıdalar probiyotik olarak adlandırılan iyi bakteriler içerir. Bu gıdalarla beslendiğinizde bağırsak floranızda iyi bakteri sayısı artar. Probiyotiklerin ayrıca bağışıklığı güçlendirdikleri ve yediklerinizden daha iyi besin emilimi yapmanıza yardımcı oldukları bilinmektedir.

3- Yer elması, kuşkonmaz, pırasa, soğan gibi inülin içeren besinler tüketin
Bir çeşit lif olan inülin bağırsaklarınızda sağlıklı bakterilere dönüşür. İyi bakterilerin beslenmesi ve çoğalması için gereklidir.

4- Baklagiller ve patates gibi dirençli nişasta içeren gıdalar tüketin
Eğer bağırsaklarınızdaki bakterilere ne yemek istersiniz diye soracak olsanız ilk tercihleri baklagiller ve patates gibi dirençli nişasta içeren gıdalar olur!

5- Muz yiyin

Muz bağırsak floranızı oluşturan bakteriler arasında uyum oluşmasını sağlar. Ayrıca yüksek potasyum ve magnezyum içeriği sayesinde enflamasyonu azaltır.

6-Brokoli, karnabahar, lahana, karalahana gibi sebzeler tüketin

Bu sebzelerin içerdiği sülfür bağırsaklarınızdaki iyi bakteriler tarafından parçalanarak enflamasyonu azaltan maddelere dönüştürülür. Yapılan araştırmalarda bu sebze grubunu tüketenlerin bağırsak kanserine yakalanma riskinin %18 daha az olduğu görülmüş.

7- Hareket edin!

İrlanda’da yapılan bir araştırma profesyonel sporcuların bağırsak florasının aynı yapıdaki normal insanlardan çok daha zengin ve sağlıklı olduğunu göstermiş. Fareler üzerinde yapılan başka bir araştırma, hareket sınırı olmayan farelerin bağırsaklarındaki iyi bakterilerin hareket etme sınırı koyulanlardan çok daha fazla olduğunu göstermiş.

8- Uykunuzu alın ve stresinizi azaltın
Bağışıklık sistemini genel olarak etkilediği bilinen yetersiz uyku ve aşırı stres, bağırsak floranızı da olumsuz etkiliyor. Günde 7-8 saat uyuyun ve stresinizi azaltmanın yollarını arayın.

9- Şeker, aspartam ve basit karbonhidrat içeren yiyeceklerden uzak durun
Yüksek oranda şeker ve karbonhidrat içeren beslenme şekilleri bağırsaklardaki kötü bakterileri besleyip, çoğalmalarına sebep olurlar.
Aspartamın bağırsak florasında dramatik olumsuz değişikliklere sebep olduğu tespit edilmiş.

Mecbur olmadıkça antibiyotik kullanmayın.

Yazar: Fatma Özkan

Mutluluktan Ağlayan Adamın Sizi De Mutlu Edecek Hikayesi

Ağlamak denildiğinde aklınıza üzücü şeyler geliyor olabilir ama ağlamak da yaşadığınızın bir belirtisi bu hikayede Profesör Langdon’un göz yaşlarının neden aktığını duyunca tarifsiz duygulara savrulacaksınız.

Sabahın altısıydı telefonum çaldı.
Arayan Jim.
Eski bir öğrencim nefes nefese;
– Bunu görmelisiniz Profesör..
Erken kaldırılmayı sevmiyorum..
+ Hey Jim, yaşım 79, ve emin ol çok şey gördüm..
– Hayır Bay Langdon..
“Bunu görmelisiniz “dedi.

Bu ısrarına dayanamayıp evden ayrıldım ve Jim’in Melbourne’deki kliniğine doğru yola koyuldum..

Saat 8 deki hastasını kesinlikle görmem gerektiğini söyledi..
Ben tecrübeme istinaden çok bir beklenti içinde değildim..
Saat 8 oldu,ve bir adam, kucağında,2,5 yaşlarında sarışın bir erkek çocuğuyla çıkageldi..

“Tibial hemimelia..”
Yani her iki bacağı da doğuştan kasıklarından itibaren yok..
İsmi Ted.
Ted yüzüme baktı,gülümsedi..
Sanki Tanrı yeryüzünde yeni bir ırmak yaratmış gibi bir heyecan sardı içimi..
Sonra gitti..
Bir şey yapılmalıydı..
Jim, protez bacak için ölçü ve modeli belirledi ama ailenin durumu ülke standartlarının altında olduğu için maliyeti asla karşılayamayacaktı..
Umutsuzduk.. Mutsuzduk.. 2,5 yaşında bir çocuk,en tatlı adımlarını atacağı yaşlarda ve henüz yürümek nedir bilmiyor..

Arabamı sattım..

Jim’e söylediğimde çok şey demedi, gülümsedi o da küçük Ted gibi..
Zaten bir eşim yok,çocuğumda yok, alt tarafı bir araba..Neler oluyordu bilmiyordum,ama içimde değişik bir heyecan vardı..
Protezler yapıldı, geldi..
Takıldı..
Ted’e sadece yürümek kalmıştı..
Ted yürüdü..
Yanıma geldi,yüzüme baktı,gülümsedi…
‘Büyükbaba’ dedi..
Babası ağlıyordu.
Jim de..
Annesi de..
Sadece ben ve Ted ağlamıyorduk..
Yetiştirme yurdunda büyüyünce ağlamayı unutman gerekiyor..
79 yıl bekledim ağlamak için…
Ve ağladım..
Ve anladım..
İnsan olduğunu anlaman için,birinin gülümsemesine sebep olman gerekiyormuş..

Prof.Dr.Thomas Langdon