Free Happy Woman Enjoying Nature. Beauty Girl Outdoor

Olumlu Düşünmenin Başarı Üzerindeki Etkisi

Olumlu düşünün olumlu düşünün diye hemen hemen her yerde karşılaşıyorsunuz. Sanki Pollyannacılık oynuyormuş gibi hissettiren yazılar oluyor genelde. Peki ya gerçekten olumlu düşünmenin başarıya etkileri var mı? Bu konuda Şimşek Ramazan’ın yazdığı ve bizlere kılavuz olabilecek bu yazıyı sizlerle paylaşmak istedik.

“Düşüncelerinizin kalitesi yaşam kalitenizi etkiler.”

Olumlu düşünce, olumlu duygu ve davranışı hazırlar. Sürekli ifade edilen olumlu düşünme beyin nöronlarına daha fazla engram/iz bırakır ki bu da sizin olumlu davranışlar geliştirmenize zemin hazırlar. Sürekli ders çalışmaktan şikayet eden bir kişinin bedeni de ders çalışma davranışını(masaya oturma, araç-gereçleri hazırlama vs.) sıkıcı bulacak ve reddedecektir. Sürekli Matematik konularını anlamanın zor olduğunu düşünen, daha doğrusu beyne sürekli “zor” mesajı gönderen bir öğrencinin anlaması gerçekten zorlaşacaktır. “Sorun nerede?” diye bakarsanız beyin sorunlarla ilgili bilgiler üretir ama “Nasıl çözerim?” diye bakarsanız beyin çözüm önerileri üretmeye başlayacaktır.

Olumlu düşünce bilinçaltı dünyasını olumlu yöne kanalize eder. Bilinçaltı dünyamız doğru-yanlış ya da gerçek-gerçekdışı gibi değer yargılarında bulunmaksızın sadece bilgileri depolar ve bu bilgiler, daha sonraki aşamada davranışın oluşumu için kullanılır. Bu yüzden bilinçaltına depolanan bilgilerin niteliği davranışımızı etkiler.

Yaşamın akışı içinde çevremizde birtakım olumsuzluklar olabilir. Önemli olan kendimizi olumlu bir düşünce kalıbına yerleştirmektir. Eğer davranışlarımızı olumlu şekilde etkilemek istiyorsak, bilinçaltı dünyamızı yeni ve olumlu düşüncelerle beslemeliyiz. Tekrar edilen düşünceler bilinçaltında yer eder. Olumlu düşünceleri tekrar ettiğiniz takdirde sadece kendinizi daha iyi hissetmekle kalmayıp, çevrenizi de olumlu etkilemiş olursunuz. Rahat ve mutlu bir birey olarak sizin olumlu tutumlarınız diğer insanlara yansır ve onların da size benzeri şekilde davranmalarına yardımcı olur. Davranışlar davranışları doğurur. Siz başkalarına nasıl davranırsanız, benzer tepkiler alırsınız.

Olumlu olmak açık ve yakın olmak anlamına gelir. Olumlu olmak, bilinçli bir şekilde güzel tarafı görmeyi seçmek demektir. Bu, dünyayı hiç de gerçekçi olmayan tozpembe bir gözlükle görmek anlamına gelmez. Yine olumlu olmak, kendinizi ve başkalarını sevmek, etrafınızdaki kişilere ilgi duymaktır.
Olumlu kişi daha az kaygılı olan, buna karşılık hayattan daha çok zevk alan kişidir. O kendine mutsuzluk yerine mutluluğu seçmiştir. Başarısızlık yerine başarıyı seçmiştir.
Olumlu düşünceleri oluşturmak için gerekli olan temel kuralları şöyle sıralayabiliriz:

A)Olumsuz İfadeleri Olumlu İfadelerle Değiştirin.

Örneğin: “Sınavda heyecanlanmayacağım” demeyin, onun yerine “Sakin ve rahatım” deyin. Başka bir deyişle istemediğinizi değil, istediğinizi düşünün.
Eğer kendinizi olumsuz düşüncelerin içinde bulursanız bu düşünceleri durdurun ve onları olumlu düşüncelerle değiştirin. Aşağıdaki örnekler, klasik olumsuz düşünceleri ve onları yeniden düşünerek olumluya dönüştürme yollarını yansıtmaktadır.

Görsel: Deposit Photos

İSTEMEDİĞİNİZİ DEĞİL İSTEDİĞİNİZİ DÜŞÜNÜN

· Kendinizi güçlü hissedin.
Olumsuz: ‘Bu akşamki davete gitmemeyi tercih ederim. Yeni tanışacağım insanlara ne söyleyeceğimi bilemiyorum.”
Olumlu: “Bu akşamki davete katılmayı ve ilginç insanlarla tanışmayı merakla bekliyorum, insanları seviyorum ve iyi bir dinleyiciyim, insanlar benimle konuşurken keyif duyuyor.”

· Mağdur olmamaya çalışın.
Olumsuz: “Müdürüm maaşımın artması hususunda herhangi bir şey söylemediği için tedirginim.”
Olumlu: “Maaş artışını hak ediyorum. Müdürümün düşünebilmesi için ona yeterli süre tanıdım. Bu nedenle bugün rahat bir şekilde gidip kararını sorabilirim.”

· Kendinize özen gösterin.
Olumsuz: “Hayat hiç yüzüme gülmüyor. Bugüne kadar hiç iyi bir şey olmadı.”
Olumlu: “Bugün hayatımın geri kalan kısmının ilk günü. Bugün her şey farklı. Kendimi ödüllendirmeye karar verdim(Yürüyüş yapmak, sinemaya gitmek, kendime yemek ısmarlamak gibi.) Ben bunları hak ediyorum.”

· Benlik imajınızı güçlü tutun.
Olumsuz: “Gelecek hafta vereceğim seminerden korkuyorum. Herkes beni seyredecek. Şaşırmaktan korkuyorum.”
Olumlu: “Seminere çok iyi hazırlandım. Ne söyleyeceğimi biliyorum. Bilgimi başkalarıyla paylaşmak için sabırsızlanıyorum. Başkaları benim söylediklerimle ilgileniyorlar.”

B)Şimdiki Zamanı Kullanın

Mümkünse gelecek zaman kullanmaktan kaçının. “Başkalarıyla konuşurken soğukkanlı olacağım,” yerine “Başkalarıyla konuşurken soğukkanlıyım.” İfadesini kullanın. Bilinçaltı dünyanız bilgileri harfi harfine alır. Bu yüzden gelecekte olacak bir konu hakkında konuşursanız, bilinçaltınız geleceği bekleyecektir. Ama sizin gelecekten çok, şu anda kendinizi güvenli hissetmeye ihtiyacınız vardır.

C)Yeni Olumlu Düşüncelerinizi Tekrar Tekrar Kullanın

Kullanmadığınız sürece eski olumsuz düşüncelerinizin giderek ortadan kalktığını, bunun yerine yeni, yapıcı düşüncelerin geldiğini göreceksiniz.

BUGÜNDEN BAŞLAYIN

  • Güzel bir güne başlıyorum. Kendi kendime yeten, becerikli ve yeni fikirlere açık bir insanım. Ayrıca görevlerimi başarıyla yapmaktayım.
  • Kendimi ve diğer insanları seviyorum. Başkalarıyla iyi çalışıyorum. Yapıcıyım ve yardımlaşmayı seviyorum. Başkalarıyla işbirliği içinde olmayı bir kolaylık olarak görüyorum.
  • Anlaşılması kolay bir insanım. Sorunlara sakin ve rahat bir şekilde yaklaşıyorum.
  • Bugün beni çevreleyen tüm dünya ile uyum içindeyim. Amaçlarımı net bir şekilde görmekteyim. Onlara kolaylıkla ulaşabileceğimden eminim.
  • Bugün bana güzel sürprizler sunacak harika bir gün. Şanslı bir insanım.
    Bu tür olumlu düşüncelerinizi bir kâğıda yazıp, zaman zaman onları hissederek okuyabilirsiniz. Zaman içinde bu düşünceler, bilinçaltı dünyanıza yerleşecektir. Yeni olumlu imajınıza başkalarını inandırmadan önce kendiniz inanın Bunun için,
    • Aynanın önünde durup zafer gülümsemesinde bulunun.
    • Kendinize bugünden başlayarak her şeyin daha iyiye doğru değişeceğini söyleyin.
    • Yeni bir başlangıç yaptığınızı kendi kendinize söyleyin. Şu andan itibaren kendi kendinize, olumlu düşünmeye karar verdiğinizi ve kendiniz hakkında iyi düşünmeyi seçtiğinizi söyleyin.

Olumsuz Düşüncenin Etkileri:
Böylesine sistemli bir çaba gerektiren olumlu düşünceye karşın, kapılması oldukça kolay olan olumsuz düşünce, birey üzerinde son derece kötü etkiler yapar.
Olumsuz düşünce bireyi bloke eder. Konu ne olursa olsun, üzerinde düşünerek yeniden düzenleme fırsatını engeller. Böylelikle konu bireyden yana olmaktan çok, bireye karsı gelişir.

ÖRNEK:
Durum: “Sınavdan başarısız bir sonuç aldım.”
Negatif Yorum: “Ben kötü bir öğrenciyim. Hep kaybediyorum.”
Negatif Sonuç: Bunalım, ümitsizlik. Kendini cezalandırma, eleştirme ve daha az ders çalışma.
Pozitif Yorum: “Nasıl daha yüksek not alacağımı biliyorum. Belki derslerime düzenli devam edersem bir daha ki sınavda başarılı olurum. Kendimi daha iyi hissediyorum. Çünkü yapabileceğimin en iyisini yaptım.”
Pozitif Sonuç: “Yeniden denemek istiyorum, çok çaba gösterip, gereken konuları öğreneceğim.”

Gözlemler, sağlık sorunları olan çocukların, anne ve babaları ümitli ve olumlu bir tutum geliştirdikleri takdirde, bu iyimserliğin çocuklara da yansıdığını ortaya koymakta, bu çocukların kaygı içindeyken bile güçlü ve umutlu konuşabildiklerini göstermektedir. Buna karşılık, olumsuz düşünen çocukların negatif tutum sergileyen ebeveyne sahip olduktan gözlenmektedir. Çaresiz ebeveyn, çocukta çaresizlik duygularının ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
Sonuç olarak; anne-babanın olumlu düşünmesi çocuğu da doğrudan etkileyeceğinden, çocukları zihinlerini olumlu olanaklarla açmak onların mutlu ve başarılı olmalarını sağlayan önemli bir etken olacaktır.

Kaynak: Şimşek Ramazan, Dikkat Dağınıklığı Önleme ve Beyni Etkili Kullanma Kılavuzu, İmleç Kitap (Hermes Yayınları), 2. Baskı, 2010, İstanbul.

Günde 30 Dakika Yürümek İyileştiriyor

Sağlığın korunmasının hastalığı tedavi etmekten daha ucuz ve daha iyi bir yöntem olduğu anlaşıldığından beri, fizyoterapistlerin sağlığın korunması ve geliştirilmesinde daha da kıymetli olmaya başladıklerını belirterek “Çünkü hareketsizleşen ve giderek ağırlaşan insanlık, hastalıklarla boğuşmaktan yaşamı kaçırır hale geldi; kanserler, felçler, kalp krizleri.. Yaşamınızı sağlıklı geçirmek, genlerinizi, bedeninizi, beyninizi, ruhunuzu genç ve sağlıklı tutabilmek için hareket edin… Yürüyün, egzersiz yapın, spor yapın. Size en uygun egzersiz program ve öneri için, işin uzmanına fizyoterapistinize danışın” tavsiyesinde bulundu.

Hem iyileştiriyor hem mutlu ediyor

Doç. Dr. Defne Kaya, günde 30 dakika yürümenin bedenimiz ve ruh halimiz üzerinde çok önemli etkiler oluşturacağına dikkat çekti. Doç. Dr. Kaya, şunları söyledi:

“Düzenli yürüyüş kronik hastalıklardan korur. Yürüyüş yaparak kan basıncını 11 puan düşürür ve felç geçirme riskini de %20-40 arasında azaltabilirsiniz. Haftada 5 gün 30 dakika yürüyüş ile kalp hastalığı riski %30 azalmaktadır.

Mevsim değişiklikleri ve özellikle de sonbahar aylarında depresyona daha çok meyilliyi oluruz. Yürüyüş, çikolatadan daha fazla mutluluk hormonu salgılamanızı sağlar.

Düzenli beslenmenin de katkılarıyla evden işe, işten eve günde en az 30 dakika yürürseniz yağ oranınızda ayda %2 oranında azalma olur.

Düzenli yürüyüş, varis riskini azaltır. Bağ dokunuzu sıkılaştırır, bacak kaslarınızın çalışmasıyla kan dolaşımını düzenler. Genetik olarak varise yatkınlığı olanlar düzenli olarak yürümelidir.

Düzenli yürüyüş bağırsağın ritmik hareketliliğini korur.

Düzenli yürüyüş yaşantınızı da düzenler. Sürekli yürüyüş yapmak yaşamınızı düzene koyar. Alışkanlıklarınızı pekiştirir.

Experimental Psychology, Learning, Memory, and Cognition dergisinde 2014 yılında yayımlanan bir çalışma oturarak çalışanlara göre yürüyenlerin daha yaratıcı olduğunu ortaya çıkardı.”

Ubuntu Felsefesi Nedir?

Günlerden bir gün, Afrika’da çalışan bir antropolog bir kabilenin çocuklarına bir oyun oynamayı önerir.

Oyun basittir.

Çocukları belirli bir yerde yan yana sıraya dizer ve açıklar.

‘Herkes karşıdaki ağaca kadar tüm gücüyle koşacak ve ağaca ilk ulaşan birinciliği kapacak.

Ödülü ise yine o ağacın altındaki güzel meyveleri yemek olacak.’

Çocuklar oyuna hazır olunca, antropolog oyunu başlatır.

İşte o anda bütün çocuklar el ele tutuşur ve beraberce koşarlar.

Hedef gösterilen ağacın altına beraber varırlar ve hep beraber yere oturarak ödül olan meyveleri beklemeye başlarlar.

Antropolog şaşırır ve çocuklara neden böyle yaptıklarını sorar.

Aldığı cevap hayli manidardır;

“Biz “UBUNTU” yaptık:

Yarışsaydık, aramızdan sadece bir kişi yarışı kazanacak ve birinci olacaktı.

Nasıl olur da diğerleri mutsuzken yarışı kazanan bir kişi ödül meyveyi yiyebilir?

Oysa biz ” UBUNTU yaparak hepimiz yedik.

” UBUNTU; bizim dilimizde “BEN, BİZ OLDUĞUMUZ ZAMAN BEN’İM” demek.

” UBUNTU; ” Tüm Benliğimi BİZ Olabilmemize Borçluyum” demek.

İşte BEN yerine BİZ diyebilmenin ne güzel örneğidir, “UBUNTU”

Bilgili Kişilerin Daha Geri Planda Kalma Durumu: Dunning Kruger Etkisi

Cornell üniversitesi öğretim üyeleri olan Justin Kruger ve David Dunning, Kruger-Dunning fenomeni olarak adlandırılan ve psikoloji alanında 2000 yılında IG-Nobel ödülü kazanmalarını sağlayan araştırmalarının ilk bölümünü “Journal of Personality and Social Psychology” dergisinde Aralık-1999 tarihinde yayınlamışlardı. Çalışmalarının hipotezi ve saptamaları kısaca şu şekildeydi;

·  Niteliksiz insanlar kendi yetenek düzeylerini olduğundan yüksek görme eğilimindedirler,
·  Niteliksiz insanlar diğer insanların niteliklerini tanıma ve görme yetisinden yoksundurlar,
· Niteliksiz insanlar kendi yetersizliklerini tanıma ve görme yetisinden yoksundurlar.

Özetle cahil insanlar kendi cehaletlerinin farkına varamazlar ve etraflarındaki bilgili ve kültürlü insanların donanımlarının boyutlarını göremezler. Sonuçlar Bertrand Russell’ın “Kim kendini kesinlikle doğru sanıyorsa aptaldır ”sözünü doğrular nitelikte.

Aynı araştırmacılar konuyla ilgili çalışmalarını sürdürmüşler ve bu konuda yapılmış çalışmaların tümünün sonuçlarını “Organizational Behavior and Human Decision Processes- 105 (2008) 98-121” dergisinde yayınlamışlar. Son çalışmanın sonuç bölümünde Kruger-Dunning fenomeninin esas nedeni olarak cahil ve niteliksiz insanların geri besleme yapamamaları, yani yaşadıklarından ve kendilerine söylenenlerden ders alamamaları gösteriliyor. Problemin çözümü de geri beslemeyi öğrenmek ve öğretmek olarak vurgulanıyor. 
Okullarda geri besleme eğitimi ile öğrencilerin zamanla ne yaptıklarını ve yapamadıklarını görme, kendilerini daha iyi algılayıp analiz etme yetisine kavuşabilecekleri söyleniyor. Yani Kruger-Dunning fenomeninin tedavisi eğitim. Her ne kadar “tahsil cehaleti alır, eşeklik baki kalır” sözü çok zaman kendini kanıtlamışsa da, şu halde tahsil sadece kişinin kendi iç görüsünü geliştirebilse görevini tamamlamış sayılabilir. Eğitimciler içgörüyü kazandıracak bir eğitim programını detaylandırmalı ve uygulamalıdırlar.
Bu konuda yapılan çalışmaların sonuçları aslında daha önce peygamberler, bilim adamları, filozoflar, din adamları ve âlimler tarafından söylenmiş pek çok güzel sözün, atasözlerimizin ve tarihe geçen olayların altını çizer nitelikte. Şems-i Tebrizi ile Mevlana’nın Konya’da ilk kez karşılaşmalarının hikâyesi konumuza güzel bir örnek.  Bu iki büyük âlim ilk kez Konya’da bir sokakta karşılaştıklarında Şems-i Tebrizi Mevlana’ya şunu sorar;
Büyük âlim Bistamlı Bayezid mi büyüktür, yoksa Hz. Muhammed mi?Mevlana:-Bu nasıl sualdir? Kuşkusuz Hz. Muhammed yaratılmışların en büyüğüdür, burada Bayezid’in lafı mı olur? Diye kızar.
Şems-i Tebrizi ise itirazını şöyle ortaya koyar;-öyle diyorsun ama Peygamber bu büyüklüğü ile ey Allahım biz seni tam anlamıyla bilemedik derken, Bistamlı Bayezid kendimi tenzih ederim, ben bilinmesi gerekenleri tıpkı gerektiği gibi bildim, ben sultanların sultanıyım diyor.
Mevlana’nın cevabı ise şöyledir;-Bazı insanların gönül dağarcığı küçüktür, bir testi suyla dolar, bazılarınınki ise sonsuzdur, okyanuslar bile susuzluğunu gideremez. Bayezid susuzluğunu bir yudum suyla giderip, övünerek suya kandığından dem vurdu. Hz. Muhammed ise her gün daha çok gördü, daha çok anladı, daha çok bildi ama gördükçe görecekleri artıyor, bildikçe bilmedikleri çoğalıyor, anladıkça anlamadıkları büyüyordu. Bu sebeple biz seni layıkıyla bilemedik diye buyurmuştur.
Böylece bu iki dost birbirini bulmuştur, hatta Konya’da bu konuşmayı yaptıkları yer Merec-el Bahreyn, yani iki denizin buluştuğu yer olarak adlandırılmıştır.

Kendini bilmek tüm dinlerde ve filozofilerde önemli bir merhale ve erdemdir. Belki de bu yüzden Kuran-ı Kerim’in ilk emri “Oku” dur. Hz. Muhammed “Kendin bilen, Allah’ını bilir” diyor. Kendini bilemeyen etrafı da bilemeyecektir. Bu bilgisizlik bakış açısının darlığı, çevreyi anlama kapasitesinden yoksunluk, olayları farklı açılardan görememe, kısaca; cehaletle sonuçlanacaktır. 
Yaşamdan ders alma kabiliyetini kazanmamış olan cahiller, cehaletlerinin farkında bile olmayarak, kendilerini çok bilen saymaya devam edeceklerdir. Kurallara uymamayı cesaret sayan cehalet günden güne topluma yayılacaktır. Üstelik bu durumlarda cehalete eşlik eden davranış özellikleri; densizlik, haddini bilmezlik ve kabalık ta artacaktır. Cahil olan her şeyi, her şekilde yapmayı kendinde hak görür, kendini olduğundan büyük, başkalarını küçük sanmaktadır. Cahiller çok kıymetli erdemler olan tevazu, hoşgörü ve sabır gösteren insanları sümsük ve yetersiz olarak damgalarlar. Bu kendini bilmezlerin sayısı eğitimsizlik ve cehaletin artışıyla orantılı artar.

Köklü ve gelenekleri olan toplumlarda cehalet ve cehaleti gösteren davranış biçimlerini saklı tutmak bir edep belirtisi kabul edilir. Zaman içinde cehaleti sergileyen davranış sahiplerinin toplumda yükselmesi, toplumun bütün cahillerine egolarındaki kabalığı gösterme hakkını ve cesaretini verir. Kendi gibi olanın yükselmesini, bir gün kendisinin de yükselme umuduyla eşleyen kitleler, olaylara kendisi gibi bakan ve çok iyi anladıkları insanları seçip desteklerler. Erdemli, kibar, eğitimli ve kültürlü insanlar için hayat giderek zor ve çekilmez hale gelirken, toplumun kültüründen ve inançlarından gelen yüce erdemler yıkılıp, kaybolup gider. Üstelik bu kayboluşu algılayabilenler de ancak belli bir bilgi birikimine sahip olanlardır. Cahiller olan biteni de algılayamadıkları gibi, toplumsal ve inanç değerlerinin korunduğu ve savunulduğu yanılgısını yaşamayı sürdürürler.

İster “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu” diyen Kuran-ı Kerimi, ister “Ben ölüleri dirilttim, fakat cahilleri diriltemedim” diyen Hz. İsa’yı, ister “Cahiller ilim sahiplerine düşman kesilirler” diyen Hz. Ali’yi, ister “Tevazu ile konuşmayan kişi zamanla bununla ilgili bütün kelimeleri de tamamıyla unutur” diyen Konfüçyüs’ü, ister “Cehalet bilginin verdiğinden çok daha fazla kendine güven verir” diyen Darwin’i, ister “Nedensellik, etkileşim, koşullar ve ayırt edici algılama…Dört büyük element bunlardır” diyen Buddha’yı, ister “Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp” veya “Çok bilen, çok yanılır” diyen atasözlerimizi, isterseniz de bunların tümünü referans alın, aklın yolu birdir ve akıl ile cehalet genellikle aynı yerde bulunmaz.

Kaynak: http://serramenekay.blogspot.com/2015/12/cehalet-uzerine-kruger-dunning-fenomeni.html 

Depresyonda Mısınız Yoksa Tükenmişlik Sendromu Mu Yaşıyorsunuz?

“Tükenmişlik” kitlesel bir fenomen haline geldi. Son zamanlarda stresli kariyeristlerden ünlülere, aşırı çalışan işçilerden ev hanımlarına kadar hemen herkes tükenmişlik sendromu yaşadığını söylüyor. Gerçekte yaşadığınız şey nedir? Depresyonda mısınız yoksa tükenmişlik sendromu mu yaşıyorsunuz?

1970’LERDE ADI KONULDU
“Yoğun bir tempoda çalışanlar, kendilerini çok yaşamadan sadece işi ya da başkaları için yaşayanlar bir süre sonra bezgin, bıkkın, mecalsiz bir duruma düşebiliyor. Tükenmişlik terimi 1970’lerde Amerikalı psikolog Herbert Freudenberger tarafından ortaya atıldı. Freudenberger bu terimi; şiddetli stresin “enerjisizlik, başarısız olma, yıpranma” gibi sonuçlarıyla tanımlamıştır. Örneğin başkaları için kendilerini feda eden doktorlar ve hemşireler sıklıkla “tükenmiş”, bitkin, yorgun oluyorlar ve bununla başa çıkamıyorlar. Günümüzde bu terim sadece bu meslekler için veya kendi kendini feda etmenin karanlık tarafını vurgulamak için kullanılmıyor. Neredeyse herkes tükenmişlik sendromu yaşadığını söylüyor.

Amerikan Psikoloji Derneği’ne (APA) göre, kişilerin uzun bir zaman boyunca bitkinlik hissetmesi, enerjisinin düşük olmasından yakınması, çevrede olup bitenlere karşı ilgisinin azalması; hiç bir işe başlayamaması ya da başladığında bitirememesi şeklinde bir performans düşüklüğü olarak kendini belli ediyor.

TÜKENMİŞLİK SENDROMU TIBBİ BİR DURUM MUDUR?
Stresli bir yaşam tarzı, insanları aşırı baskı altına sokabilir. İnsanlar bitkin hissedebilir, sürekli gerginlik içerisinde olduklarını hissedebilir, yorulabilir ve bunun üstesinden gelemeyebilirler. Uzun süre boyunca hayata karşı kendisini yorgun hisseden, sürekli erteleyen ve enerjisi bitmiş gibi hissedenler; sürekli bir mutsuzluk ya da yaşama karşı tatsızlık hissedenler için elbette ki ciddiye alınması gereken bir durumdur.

TÜKENMİŞLİK SENDROMUNA NELER SEBEP OLUR?
Sürekli bir başarılı olma çabası içerisinde yoğun çalışma temposu, uzun süren bir rekabet ortamı içerisinde baskı altında hissetme, devam eden bir stres yükü, kendini ailesinden ve çevresindeki yakınlardan sorumlu hissederek yaşama, insanların kendi ihtiyaçlarını ihmal etmesine neden olan aşırı yükümlülük, özel hayatına vakit ayırmama, belirli bir yaştan sonra yalnızlık gibi birçok neden vardır.

Tükenmişlik, uzun süreli strese karşı gelişen bir tepki olup bir hastalık olarak tanımlanması doğru değildir. Bununla beraber birçok sorunun belirtisi olabilir, depresyon gibi birçok rahatsızlıkla iç içe geçmiş olabilir.

TÜKENMİŞLİK SENDROMUNUN BELİRTİLERİ NELERDİR?
Tükenmişliğin çok çeşitli semptomları olduğu düşünülmektedir. Bunlardan hangisinin tükenmişlik ve hangilerinin olmadığı konusunda genel bir mutabakat olmamasına rağmen en çok kabul gören görüş Christina Maslach’a aittir. Kendi adıyla anılan bir tükenmişlik ölçeği de geliştirmiştir.

Maslach’a göre yoğun tempoda çalışanlar, uzun süreli iş ilişkileri ile yaşamını belirleyenlerde, duyarsızlaşma, başarısızlık hissi ve duygusal tükenme olarak ortaya çıkar.

İnsanlar bir sabah kalktıklarında kendilerini birden bire tükenmiş hissetmez, bu uzun bir birikimin sonucudur. Uzun bir zaman sinyallerini verir, bu açıdan belirtiler hissedildiğinde tedbir alınmalı ve ağır bir soruna dönüşmeden çözüme odaklanılmalıdır.

Tükenmişlik teşhisinde kriter olan belirtileri üç ana başlıkta toplamak mümkün:
Fiziksel belirtiler: Dermansızlık, sürekli devam eden bir halsizlik hali söz konusudur. Yorgun uyanmak, anlamsız bir bitkinlik, uyuşukluk halleri hissedilebilir. Uykusuzluk, baş ağrıları, kaslarda rahatsızlık hissi kendini gösterebilir.

Psikolojik Belirtiler: Tükenmişlik sendromu yaşayan insanlar, sürekli bir gerginlik halini yaşarlar. Somut bir sebep bulamasalar da belli belirsiz bir gerilim hissinden şikayet ederler. Rahat değillerdir, bir huzursuzluk ya da sanki bir şeyler eksik duygusu, özgüvende azalma hissederler. Motivasyon düşüktür, tatminsizlik, kaygılar ve kendini soyutlanmış hissetme şeklinde duygular yaşayabilirler. İşlerini giderek daha stresli ve sinir bozucu bulurlar. Aynı zamanda, giderek kendilerini duygusal olarak iş yerinden uzaklaştırabilir ve çalışmalarıyla ilgili hissizleşmeye başlarlar.

Davranışsal Belirtiler: Sürekli bir erteleme davranışı hakimdir. Normalde bir saatte bitireceği bir işi günlerce, haftalarca erteleyebilirler. İşe gitmek yerine, görevlerini yapmak yerine başka şeylerle zaman geçirirler. Tepkisel, sinirli ya da alınganlık artmıştır. Çalışma koşulları ve meslektaşları hakkında lakayt olmaya başlayabilirler. Tükenmiş olan insanlar işlerine ve görevlerine karşı hoşnutsuzdur, zor konsantre olurlar, dinleyemezler, şikayet etseler de zamanın boş geçmesinin farkındadırlar ve bu durumlar öz bakımlarına da olumsuz yansıyabilir.

TÜKENMİŞLİK SENDROMU İLE DEPRESYON ARASINDAKİ FARK NEDİR?
Tükenmişlik için tipik olarak kabul edilen belirli semptomlar depresyonda da görülür. Bunlar arasında: Aşırı tükenme, keyifsizlik, hüzünlü hissetmek ve performans düşüşü vardır. Tükenmişlik sendromunun belirtileri, depresyonda da görülmektedir. Fakat kişisel ihtiyaçlarını uzun süre ihmal ederek yoğun çalışma temposuna uzun süre devam eden bir insana uzun bir tatil yapması veya işten ayrılması önerilebilir. Yalnızca işten dolayı tükenmişlik sendromu yaşayanlar bu tavsiyeye uyarlarsa kendilerini toparlayabilirler. Ancak depresyonu olan kişiler bunu yaparsa, durumlarını daha da kötüleştirebilirler. Çünkü ihtiyaç duydukları yardım ciddi bir psikoterapi veya psikiyatrik müdahale gibi çok farklı tedavi şekilleri olabilir.

Yine de tükenmişlik sendromunun bazı özellikleri çok özgüldür. Örneğin, tükenmişlik sendromunda sorunlar iş kaynaklıdır. Depresyonda, olumsuz düşünceler ve duygular yalnızca çalışma ortamından değil, yaşamın her alanıyla ilgili olabilir, travma temelli olabilir.

TÜKENMİŞLİK SENDROMUNA KARŞI NE YAPMALI?
Uzman Klinik Psikolog ve Hipnoterapist Mehmet Başkak, önlemler ve yapılacaklar hakkında şunları söyledi:

“Bireysel olarak yapılması gereken en önemli şey pilimizin bittiğini hissetmeye yakın kendimize yaşamın başka alanlarından deneyimler katmak olmalıdır. Kişisel ihtiyaçları, duygusallığımızı, hobilerimizi, bize heyecan veren yaşamın güzelliklerini kendimize hediye etmeliyiz. Bize hayatı anlamlı kılan etkinlikler, sosyalleşme ortamları, eğlenceli faaliyetler, hobiler, egzersizler kişiyi tazeleyen süreçlerdir. Bir yandan iş hayatımıza devam ederken bir yandan yaşamın güzelliklerine dahil olmalıyız, anlamlı ve eğlenceli bir akışı önemsemek gerekiyor.

Yukarıdaki belirtilerden çoğu uzun zaman devam ediyorsa bir uzamandan mutlaka destek alınmalıdır. Psikoterapi ya da hipnoterapi uygun çözümler olabilir. Hipnoterapi ile kişinin motivasyon kaynakları uyandırılmakta ve bitkinlik, hayata karşı keyifsizlik duygularının bertaraf edilmesi 5-6 seansta sağlanabilmektedir.”

Zehirli Düşünceleri Dönüştürmenin 8 Yolu

Negatif düşüncelerden, olumsuz insanlardan uzak durmak kendinizi pozitif bir enerji kaynağı yapmak için Sandra Ingerman‘ın bu önerilerine kulak vermekte fayda var. Sandra’ya göre psikolojik darbeler de en az gerçek yumruklar kadar acı verici. Bundan kurtulmanın yolu ise aslında çok zor değil.

Bir gece çok etkileyici bir rüya gördüm. Bir su sebilinin etrafında birlikte çalıştığım insanlarla beraber ayaktaydık. Sıcak bir şekilde sohbet ediyorduk ama bazı arkadaşlarımın diğerlerine görünmez/psişik “yumruklar” attıklarını farkettim. Yumruk atılana “İyi misin?” ve atana da “Az önce yaptığın şeyi gördün mü?” diyordum. İnsanların kendi davranışlarıyla ilgili bilinçsizliği beni afallatmıştı.

Rüyam, görünmeyen etkileşimlerimizin gücünü gösteriyordu. İnsanların davranışlarını gözlemlediğimizde düşmanlık görmeyebiliriz. Bizi dinleyen birinin yüzünde bir tebessüm görebiliriz. Ama görünmeyen düzeyde ne oluyor?

Adına ruh dediğimiz – benim “derimizin altında kim olduğumuz” olarak adlandırdığım – görünmeyen bir boyutumuz var. Kendimizin bu parçasını göremiyoruz ama bedenimiz ve zihnimizle birlikte tüm varlığımızı oluşturuyor. Fiziksel dünyada diğerleriyle etkileşime girdiğimizde görünmeyen bir enerji alışverişi de meydana gelmekte.

Diğerlerinin davranışlarını anlatmak için kullandığımız bazı deyişler şöyle:

Dayak yemiş gibi hissettim.

Düştüğünde tekme yedi.

Beni sırtımdan hançerledi.

Gözlerinden alevler fışkırıyordu.

Sözleri kurşun gibiydi.

Şiddet enerjisi görünmeyen, psişik düzeyde hareket eder ama hem fiziksel hem de duygusal sağlığımızı etkiler. Enerji hissedilebilir bir şeydir. Öfke veya korkuyla dolu bir çevrede yaşar veya çalışırken kendimizi hiçbir düzeyde iyi hissedemeyiz.

Tüm yerli kültürleri enerjiyi, mesela öfkeyi göndermek ile ifade etmek arasındaki farkı anlar. Biri öfkesini ifade ettiğinde, öfke hissinin varlığını kabul ediyordur ama bu öfke karşıdakine zarar verebilecek güce veya harekete sahip değildir. Yalnızca görünür düzeyde olanların varlığını kabul ettiğimiz kendi kültürümüzde ise, bu diğer farkındalık düzeyinin varlığını inkar ediyor ve verdiğimiz zararın farkında olmadan, düşüncelerimizi bilinçsizce “zehirli oklar” halinde gönderiyoruz.

“Düşünceleri göndermek” deyimini kullanıyoruz ama nasıl düşünceler gönderiyoruz? Diğerlerine gönderdiğimiz düşünceler sevgi, şefkat, bağışlama ve sevecenlikle mi dolu? Yoksa nefret, öfke ve korkuyla mı?

Duygulara sahip olmanın ve duyguları ifade etmenin insan olmanın bir parçası olduğunu anlamak önemli.Yapılan araştırmalardan biliyoruz ki ifade edilmeyen duygular hastalıklara neden olabilir. İnsanlar olarak, sevgi ve sevinçten korku veya öfkeye kadar çeşitli duygulara sahip olmak ve bunları ifade etmek hakkımız. Duygularımızı ifade etmek kendimizi canlı hissettirir.

Aynı zamanda, ne tip durumlar ve etkileşimlerin bizi tetiklediğine bakmamız da önemli. Tepkiyi durdurmalı ve duygularımız ve düşüncelerimizi ifade ederken aynı zamanda onları gezegen için şifalandırıcı olan pozitif enerjiye dönüştürmeyi öğrenmeliyiz.

Spiritüel öğretiler hep dış dünyanın kendi içsel bilinç durumumuzun bir yansımasını olduğunu öğretegelmiştir. Çevre kirliliğine ve dünyanın bugünkü durumuna baktığımızda kendi iç dünyamızın durumunu görüyoruz. Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsak kendimizi değiştirmeye odaklanmamız gerekiyor. Gönderdiğimiz düşünceler konusunda daha bilinçli olmak da buna dahil.

Enerjiyi dönüştürmek için aşağıdaki bazı basit yöntemlerle çalışabilirsiniz:

NEFES ALIN: Nefes almak enerjiyi dönüştürmenin en basit yollarından bir tanesidir. Tepki halindeyken nefesiniz sığlaşır. Derin nefes alarak tepkisel durumunuzu doğal olarak dönüştürebilirsiniz.

NİYET EDİN: Öfkeli/üzgün hissettiğinizde kendinize şunları söyleyin: “Şu anda ne hissettiğimi ifade etmem gerekiyor ve duygularımın enerjisinin sevgi ve ışığa dönüşmesini ve böylelikle dünyayı sevgiyle beslemeyi istiyorum”.

DEĞERLİ BİR GÖRÜNTÜYÜ DÜŞÜNÜN: Duygularınızın enerjisi yaşayan tüm varlıklara ulaşır. Sizde güçlü duygular uyandıran biriyle karşı karşıya kalırsanız sevdiğiniz birşeyi düşünün ve onun görüntüsünü size meydan okuyan kişinin yüzüne yansıtın. Örneğin, bir kedi yavrusu, bir yavru köpek veya en sevdiğiniz çiçek. Sevdiğiniz şeye hangi düşünceleri göndermek istersiniz?

SÖZCÜKLERİN GÜCÜNÜ KULLANIN: Spiritüel gelenekler sözcüklerin titreşim olduğunu ve kullandığımız sözcüklerin yaşamımızı etkilediğini öğretirler. Çocukken çoğumuz “abrakadabra” demişizdir. Bu aslında Aramice “Abrak ad habra”dır ve anlamı da “Konuşurken yaratacağım”. Gün boyunca sevginin enerjisini hatırlatacak sözcükleri kullanın.

ŞÜKREDİN: Neler için şükran duyduğunuzu düşünün. Şükretmek her zaman içinde bulunduğunuz bilinç durumunu dönüştürür.

GÜÇ YANSITIN: Acı çekiyor olarak algıladığınız diğerlerine acımayın, bu onları yalnızca daha beter hale getirir. İnsanları ilahi ışıkları ve mükemmellikleri içinde gördüğünüzde onlara sorunlarıyla başetmek için gereken gücü vererek yardımcı olursunuz.

DOĞAYLA BAĞLANTI KURUN: Su ıstırabınızı yıkar götürür. Yıkanırken negatif enerjinin sizden akarak ışığa dönüştüğünü imgeleyin. Rüzgarda dururken, onun bırakmanız gerekenleri taşıdığını ve ışığa dönüştürdüğünü hayal edin. Bir mum yakın ve ateşin yoğun duygularınızı dönüştürdüğünü hayal edin. Veya sorunlarınızı enerjilerinin sevgiye dönüşmesi niyetiyle toprağa gömün.

KENDİNİZİ IŞIKLA SARMALAYIN: Eğer birinin size enerjetik olarak saldırganca davrandığını hissederseniz, kendinizi çevreleyen koruyucu bir ışık hayal edin. Kimileri beyaz ışıkla çevrelendiğini düşünür. Ben kendimi şeffaf mavi bir yumurtanın içinde hayal ediyorum. Kendinizde işe yarayan bir rengi seçin.

Kaynak: Sandra Ingerman

Dostoyevski’nin Sürgünde Tanıştığı Bir Köpekle Sevgisizlik Üzerine Yaptığı Etkileyici Deney

Dostoyevski kalabalık bir toplantıda yaptığı konuşma ve okuduğu şiir nedeniyle Rus Çarı tarafından hapse mahkum edilir ve Sibirya’ya sürülür. Hapis yıllarını “Ölüler Evinden Anılar” isimli kitabında toplar.

Yazar, buradaki hayatından önce halkı, insanları tanıdığını düşündüğünü, ama yanıldığını hapis yıllarında anladığını belirtir. Dostoyevski, ‘kara halk’ olarak tanımladığı bu kitleyle karşılaştıktan sonra, insanları çözümlemeye ve iç dünyalarının derinliklerine inmeye başlar.

Sürgünde Dostoyevski, hapishanedeki bir köpekle, insan ilişkileri üzerine gözleme dayalı bir deney yapar.

“Köpeği takibe alır ve yanından geçen her mahkumun onu tekmelediğini gözlemler. İlginç olan şey, köpeğin mahkumlardan kaçmaması ve yanına bir mahkum yaklaştığında eğilerek tekme pozisyonu almasıdır. Köpeğin her yanından geçen her mahkum köpeği tekmelemekte ve köpek buna bir tepki vermemektedir.

Dostoyevski de, bir gün köpeğe yaklaşır ve onun başını okşamaya başlar. Köpek bir süre şaşkın şaşkın ona baktıktan sonra, hızla yanından uzaklaşır ve acı acı havlar.

Önüne gelen mahkumun tekmelediği köpek, o günden sonra nerede Dostoyevski’yi görse ondan kaçar ve ona bir daha asla yaklaşmaz.”

Bu durum bize her zaman kötülük görenin sevgiyi gördüğünde ona uyum sağlamakta zorlanacağını hatta oradan kaçacağını gösterir.

Herkesin huzursuz ve şikayetçi olduğu günümüzün belki de en büyük sorunu budur. Sevgisizlik ve kötülüğü hak görme.

Bakışımızı Değiştirerek Nasıl Akışı Değiştiririz?

  • Biri sahneye çıkar, tutkuyla sunumunu yapar ve çok güzel bir performans sergiler, izleyiciler hayran bir şekilde onu dinler ve içtenlikle alkışlar. Başka biri sahneye çıkar, bir an evvel işim bitse de, gitsem diye aklından geçer. İzleyiciler de söyledikleri bitse de bir sonraki gelse diye düşünmeye başlar.

    Diyelim bir çocuğunuz var, onu izliyorsunuz ve içinizden, şimdi, önündeki su birikintisine basıp üstünü başını kirletecek diye geçiriyorsunuz ve tam da aklınızdan geçtiği gibi oluyor. Gözlemci gözlemlediğini etkiler.

    Gözlemcinin etkisi atom altı deneylerde araştırılıyor. Fotonlar (atomaltı parçacıkları) tek tek tespit edilmeye çalışılıyor; foton nasıl oluyor da bazen dalga bazen parçacık şeklinde hareket ediyor, onu gözlemlemeye başlıyorlar. Atomaltı düzeyde gerçekleşenin, onu gözlemleyenin niyeti doğrultusunda oluştuğu görülüyor. Eğer gözlem altındaysa, foton parçacık gibi davranıyor; eğer onu gözlemleyen bir şey yoksa bir dalga gibi davranıyor. Bu durumun, maddenin temel yapı taşını oluşturan diğer elektronlar, atom çekirdeğinin proton ve nötron gibi diğer alt parçacıkları için de geçerli olduğu deneylerle kanıtlanıyor.

    İnsan da atomdan meydana geldiği için duygu ve düşünceleri ile olasılıkları etkiler. Şu an yaşadıklarımız da bilincimiz ve bilinçaltımızın açığa çıkışıdır.

    Hayat da bizim bakışımıza göre şekillenmektedir.
  • Bir film izliyorsunuz. O kadar etkilendiniz ki, filmdeki kahraman ağlıyor ve sizin de gözleriniz doluyor. Sanki o duyguyu siz yaşıyorsunuz. Bu esnada ayna nöronlar devreye giriyor. Beynimizin arka üst kısmında bulunan bu nöronlar bir bakıma ayna gibi karşıdaki hareketi kopyalar. Karşısındaki tarafından yapılan hareketi gören kişinin her defasında o hareketle ateşlenen nöronları premotor korteksinde aktive olmaktadır. Beş duyu organımızla algıladığımız duyumlar, elektriksel sinyallere dönüşerek beyne yani nöronlara aktarılır.

    Ayna nöronlar devreye girdiği için esneyen birini görünce esneme, gülen birini görünce gülme olasılığınız yüksektir. Mutlu yüzlere bakan insanların, gülerken harekete geçen kaslarının, kızgın yüzlere bakanların ise kaşları çatan kaslarının resme baktıktan 700 milisaniye içinde hareketlendiği tespit edilmiş.

    Karşınızdakine kızgınlıkla bağırıyorsunuz, o da kaçıyor yada asi davranışlara giriyor. Bir diğer seçenek, olayı sakince analiz edip, çözüm yolunu araştırıyorsunuz.

    Karşınızdakini bakışınızla, duruşunuzla etkileme gücüne sahipsiniz. Bakışınızı değiştirip, akışı da bu şekilde değiştirebilirsiniz.
  • Sürekli kaybetme ve aldatılma korkuları yaşayan kişilerin korktuklarının başına geldiğini fark etmişsinizdir. Diğer tarafta bolluk bereket içerisinde yaşayan, kazandıkça kazanan insanları görürsünüz. Hangi enerjide kalırsanız ona uygun durumlarla karşılaşırsınız.

    Her şeyin kendine özel bir titreşime sahip olduğu bilimsel olarak da kanıtlandı. Hangi titreşim frekansındaysak ona göre kişileri ve olayları hayatımıza çekiyoruz.

    Neyi hayatımıza çekmek istiyorsak uyduların frekans ayarı gibi görmek istediğimize uygun bir duruma geçmemiz gerekiyor.

    Duygu, düşünce ve inançlarınızı değiştirdiğinizde frekansınız değişeceğinden farklı olay ve kişilerle rezonansa girmeye başlarsınız. Düşündüğünüz, hissettiğiniz, inandığınız her şey bir rezonans alanı oluşturur.
  • İki kişi var, ikisi de iflas ediyor. Biri sürekli kendisine acıma duygusunda ve kurban psikolojinde (şartlar böyleydi, şöyleydi diye etrafına dert yanıyor.) Diğeri, hata gibi görünse de dersimi aldım diyerek yoluna devam ediyor ve bu sefer öğrendikleriyle yeniden deneyebiliyor. Biri yenilgi derken, diğeri öğrendim diyor.

    İkisini birbirinden ayıran bakış açıları.

    Bizim nasıl hissettiğimizi ve ne yaptığımızı belirleyen, başımıza gelen olaylardan ziyade, hayatı nasıl değerlendirdiğimiz ve yorumladığımızdır. Bir olaya verdiğimiz anlam, kararlarımızı ve eylemlerimizi etkilerken, düşüncelerimiz ve yaptığımız seçimler kaderimizi oluşturacaktır.
  • Birisine kızdığınız bir anı düşünün. Kızgınlık duygusunun, konuşmanızı, hareketlerinizi, hislerinizi ve o anki yaşadıklarınızı nasıl etkilediğini fark edin. Bunu gerçekten anladığınızda sizi etkileyenin karşınızdaki değil sizin düşünce ve hisleriniz olduğunun ayırdına varırsınız. Kendinizden başka kimseyi değiştiremeyeceğinizi anladığınızda iç huzurunuzu ele alırsanız.

    Hayata bakışınızı sorularımız ve odağımız belirler.

    Bir sorunla karşılaştığımızda neden bu oldu diye mi soruyorsunuz yoksa bunun etkisini nasıl daha iyi bir hale getirebilirim diye mi soruyorsunuz? Sorduğunuz sorular odağınızı ve hislerinizi etkiler. İyi hissettiğinizde enerjiniz ve hayata bakışınız değişir. Hayattaki diğer olasılıkları görmeye başlarsınız.
  • Zaman zaman başkalarını yargılayıp, kızdığınız olmuştur. Ne ayıp, şuna bak, neler yapıyor demişsinizdir. Bilemezsiniz, hayatında ne gibi zorluklarla karşılaşmıştır ve bu yollara girmiştir. Evlilik dışı bir ilişkiyi kınayan birinin, hiç beklemediği bir anda öyle bir ilişki içinde kendini bulduğu çok görülen bir vakadır.

    Karşımızdaki kişinin içinde bulunduğu durum, tamamen ona özeldir; yaşadıkları onun kendinden kendine imtihanıdır. Biz onu kınayıp, yargıladığımızda, mıknatıs gibi onun enerjisini kendimize çekmeye başlarız ve benzer durumlara maruz kalırız.
  • İki çalışan var. Bu çalışanlardan birine, patron oldukça saygılı davranıyor, diğerine bağırıp çağırıyor. Neden diye bakıp kişileri analiz ettiğimizde biri son derece kendisine güvenen, işini iyi yapan ve çevresine bu enerjiyi yayan biri. Diğeri tedirgin, acaba yapabilir miyim, olur mu kaygısında çalışıyor.

    Biz bir şey düşündüğümüzde beyinde bazı hücre gurupları elektriklenir ve bu enerjiyi yaymaya başlarız. Çevremize söylediklerimizle, kullandığımız beden dilimizle bunu hissettiririz. Her düşüncemizle ve tekrarla bilinçaltımıza da bunu yükleriz. Bilinçaltı bunu gerçek olarak algıladığı için siz de öyle olmaya başlarsınız.
  • Bilinçaltı düzeyde yaptığım çalışmalarda kişinin kendisini dışarıdan gözlemlemesini sağlarım. Bu şekilde kişi kendi duygu, düşünce ve inançlarının olaylara etkisini fark eder. Bundan sonrası için kendisine sevebileceği yeni düşünce ve inançlar yükleriz.

    İlişki sorunları yaşayan bir kişiyle yaptığımız çalışmada; kişi ilgiyi, sevgiyi hep dışarıdan beklemiş olduğunu ve kendisini yeterince sevmemiş olduğunu fark etti. Bundan sonrası için, kendisini sevmeye yönelik yaptığı çalışmalarla dışarıya verdiği enerjiyi de değiştirmeyi başardı.

    Geçmişte yaşadıklarımızı dışarıdan tarafsız bir gözlemci olarak izleme imkanımız olduğunda olaya ve kendimize daha farklı bir açıdan bakabiliriz.

    Bir olay bizim başımıza geldiyse bunun nedenini sorgularken önce kendimize bakıp, tarafsız bir şekilde değerlendirmemiz gerekir. Kendimizi değiştirmek istiyorsak öncelikle farkında olmamız önemli. Bir kişi kendisini taraf tutmadan gözlemlerse neyi neden yaptığının ve yaşadıklarının farkında olur ve dünyasını değiştirebilir

Kaynak: Gonca Kubatla Hayata Farklı Bak…

Hiçbir Karşılaşma Tesadüf Değildir

Hiçbir karşılaşma tesadüf değildir. Hiçbir hissediş, düşünüş, bakış, algılayış, seziş de öyle. Hatta bunların tersi de tesadüf değil. Alışveriş yaptığımız market, yemek yediğimiz lokanta, su içtiğimiz çeşme, yürüdüğümüz kaldırım ve orada yanlarından birer yabancı olarak geçip gittiğimiz insanlar. Tesadüf gibi görünen karşılaşmalar, yolu sorduğumuz herhangi biri, hafifçe çarptığımız insan.

Bize gülümseyen küçük bir çocuk önümüzden aniden uçuveren kuş…Gün boyu yaşadığımız en basit olay bile herhangi bir zihinsel, fiziksel, ruhsal yada duygusal bir olayın tetikleyicisi olur. Küçük ya da büyük…

Bazen hiç hesapta olmayan durumların içine çekiliveririz. Hayal bile etmediğimiz olayları yaşarken buluruz kendimizi. Bir martı çığlığı,bir satıcı bağırışı, alır götürür bizi yıllarca ya da yollarca uzaklara… Hem öğretmen hem de öğrenciyizdir her ilişkinin içinde. Doğduğumuz aile, gittiğimiz okullar, sıra arkadaşımız, sevgilimiz , eşimiz, çocuğumuz vs.

Her ilişki, farklı bir yönümüzün aynasıdır. Ve bizler de onlar için birer aynayız.

Farkındalığımız yükseldikçe, durumları ve ilişkileri yaşarken, kendimizi ve yaşanılanları gözlemlemeye başlarız. Ve eğer yaşadıklarımıza yüksek idrakle bakabilmeyi başarırsak, o ilişki ya da durumu ne için yaşadığımızı kavrarız. Düğmelerimize en fazla basan insanlar, en iyi öğretmenlerimizdir. O ilişkide kurban olmadığımızı anlar, ilişkinin bize neyi öğretmeye çalıştığını kavrarsak, dersimizi alır ve yolumuza devam ederiz. Eğer bunu yapamazsak, o ilişkide ya da durum içinde tutsak olur, ya daha ağır durumlar yaşar ya da daha travmatik durumları (o dersi alıncaya, eksik yönümüzü tamamlayıncaya, kendimizi düzeltinceye kadar) tekrar takrar yaşamaya devam ederiz.

Bazen bazı insanların hayatına yalnızca katalizör olarak gireriz. Onların hayatlarında değiştirmesi gereken durumun düğmesine basar ve sessizce çekiliriz. Ve yüksek farkındalık içinde kalırsak, yaşanılan durumdan etkilenmeden, arkamıza bakmadan yolumuza devam ederiz.

Özet olarak, en büyük düşmanımız en iyi dostumuzdur aslında. Çünkü bizde en büyük değişime neden olur genellikle. Ve her karşılaşma kutsaldır. Karşımızdaki insanın tanrısallığını kabul edip o şekilde yaklaşırsak, nefreti, öfkeyi, suçluluk duygusunu, o insana karşı sorumlu olduğumuz ve o ilişkiye mahkum olduğumuz duygusunu ve kini söküp atarız varlığımızdan.

Yaşadığımız her durum, tanıştığımız her insan öğretmenimizdir. Ne kadar kısa sürede öğrenirsek öğrenmemiz gerekenleri, karmamızı çözüp, iç huzuruna,mutluluğa,ideal ilişkimize ve ruhsal bütünlüğe ulaşırız…

Kaynak/Yazar: Aylin Kotil

50 Yaş Manifestosu

Kalp kırıklıklarım var, ama bu bir şeyleri denediğimi gösterir, değil mi? Bu okuduklarınızın bazılarını geçmişte ben de uygulamadım. Bunu şu ana kadar yaşadığım, okuduğum, izlediğim şeylerin bir özeti olarak düşünün. Siz de kendi manifestonuzu yazın ve arada bir okuyun, okuduğunuzu uygulayın. Keyifle kalın…

1. İlk iş “Hayır” demeyi bileceksin. Bilmiyorsan öğren.
2. Sevmediğin hiç kimse ile ve sevmediğin hiçbir ortamda olma.
3. Birlikte olduğun kişiyi sadece güzel ve yakışıklı diye seçme. Egonu ilk terbiye etmen gereken yer budur.
4. Nefes almak kadar çok istediğin her şey gerçekleşecektir. Gerçekten iste.
5. Kendini sevmekten asla vazgeçme. Sana kendini kötü hissettiren insanlardan uzak dur.
6. Arkadaşlarınla asla para ilişkisi kurma. Borç isteme, verme.
7. Hayal kur. Hiç sınır tanıma…
8. Mutlaka yabancı bir dil öğren. Mümkünse sekiz dil konuş. Hayatının ne kadar renklendiğine şaşıracaksın.
9. Sevdiklerine zaman ayır. Yaşamın gerçek tadı bu.
10. Kendin ol. Seni kendin olduğun için kabullenecek insanları dost seç.
11. Öfke, nefret gibi olumsuz duygulardan arın. Her zaman seçim yapanın sen olduğunu unutma.
13. Mutlaka spor yap ve mutlaka bir hobin olsun. Ve bu konuda uzman ol.
14. Kimseyi inançları ve doğduğu yerle ilgili sınıflandırma. Unutma, sadece iyi insan ve kötü insan vardır.
15. Kitap oku. Tanımadığın insanlarla tanışır ve hiç gitmediğin yerlerde dolaşırsın.
16. Evlilik zor bir kurum. Arkadaş olamayacağın biri ile sırf güzel/yakışıklı ya da durumu iyi diye evlenme. Evliliğin ömür boyu süren bir bağlılık olduğunu unutma.
17. Sırtını dayayabileceğin, gözü kapalı uçurumun kenarında yürüyebileceğin insanla evlen.
18. Sevginden ve sevgisinden emin olmadığın, içinde küçücük de olsa şüphe duyduğun birinden çocuk yapma.
19. Sevdiğin işi yapmak harika olmalı, ama para kazanman gerektiğini unutma.
20. Fırsat buldukça seyahat et. Farklı kültürleri gözlemle. Seyahat etmek otel konforu yaşamak değildir. Dışarı çık.
21. Müzik dinle. Dans et. Dans etmemek hiç de havalı değil.
22. Sahip olduğun şeylerin sana sahip olmasına izin verme.
23. Yaşama sevincini yitirme. Hayat sıkılmak için çok kısa.
24. Ölümü hiç düşünme ve bundan korkma. Hayatı da erteleme!
25. Beyaz ya da pembe yalan söyleme. Yalan söylemek durumunda kaldığın bir ilişkide olma.
26. Hayatta bir duruşun olsun. Olaylara ya da kişilere göre eğilip bükülme.
27. İçindeki çocuğu büyütme. Yaş sayıdan ibarettir. “Yapamazsın” dedikleri hiçbir şeye aldırma.
28. Zorla hiçbir şey yapma. Ne yapıyorsan ona bir şeyler kat, sanki daha önce kimse yapmamış gibi. Yaşamak sanattır, unutma.
29. Nefes aldığın sürece umut vardır.
30. Bilgi/deneyim, başarısızlıkların sonucudur. Denemekten vazgeçme…
31. Hiçbir şeyin bağımlısı olma.
32. Kıskançlık duygunu sevginle yen. Sevdiğini özgür bırak.
33. İnsan detoksu yap. Enerjini çalan insanlardan uzak dur.
34. Özür dilemeyi bil.
35. Affetmeyi öğren. Kendin dahil…
36. Hatalarını kabullen.
37. İşkolik olma, ama işini en iyi şekilde yap. Sevdiklerine zaman ayır ve iş yüzünden çocuklarının gösterisini kaçırma. Fotoğraf ve video çekmek yerine, anı izle.
38. Zamanı satın alamazsın, ama anın keyfini çıkartabilirsin.
39. Hayatın değerini cenazelerde öğrenme.

  1. Canlıların kardeşliğine inan.
  2. Tek bir hayatın olduğunu bil.
  3. Gülümse ve nazik ol.
  4. Matematik, müzik ve resim dersi arasında bir fark yoktur. Belki dünyayı daha güzel yapacak olan bir kemancı, bir piyanist, bir ressam ya da bir şairdir…
  5. Alçakgönüllü ol, ama kimsenin seni küçümsemesine izin verme.
  6. Doğa ile uyum içinde yaşamayı öğren. Onu zorlarsan, sen zararlı çıkarsın.
  7. Sevdiğin insanı aldatma!
  8. Çocuklarına, onların sahibiymiş gibi davranma. Onların senden farklı bireyler olduğunu kabul et ve saygı duy.
  9. Dinlemeyi öğren. Konuşmaktan daha çok işe yarar.
  10. Önyargılarından arın ve kimseyi yargılama. Kimin neyi, neden seçtiğini bilemezsin!
  11. Sevgi en güzel cevaptır.
    Fark ettiyseniz, 12’nci maddeyi özellikle boş bıraktım. Siz de kendi manifestonuzu 12’nci madde olarak yazın ve hedefi 12’den vurun, dönüşümü yaşayın…

Yazı: Levent Doğurga / Akça Makina CEO’su

Yazı Q Dergisinden alınmıştır…ql.com.tr?/articles/50-yas-manifestosu

Yazı: Levent Doğurga / Akça Makina CEO’su

Yazı Q Dergisinden alınmıştır…ql.com.tr?/articles/50-yas-manifestosu